Ülkemden İnsan Manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ülkemden İnsan Manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2020 Cuma

Kendi Küçük, Hırsları Büyük İnsanlar

 Bu ağaç şu an yok .

Bunlar da yakın zamanda aynı kaderi paylaşacak olan  aynı yerdeki diğer ağaçlar.


Kendi arazilerinde olmadığı halde, iki gün önce yürüdüğümüz bu patika da yok edilmiş. Kocaman iş makineleri çalışıyordu az önce..


Ülke olarak en büyük sosyal sorunları yaratanlar kendi küçük, hırsları büyük insanlar. Bu sözü her hangi bir  düşünürden, yazardan  ya da ünlü kişiden aşırmadım. 61 yıllık yaşamımda görüp yaşadıklarımın bana öğrettiği bir saptama. Kendi çıkarlarına hizmet ederken toplumun yararına da bir şeyler yapsalar  belki bu kadar   yıkıcı olmaz sonuçlar. Ne var ki, tamamen öze dönük çıkarcılık amaçlı bir hırstır sahip oldukları. O nedenle başkalarının  hatta ülkenin düştüğü durumlar zerre kadar  etkilemez onları.  Bakın çevrenize, onları hemen tanıyacaksınız. Küçüktürler; bütünü algılayamazlar. Bırakın ileriyi yakın geleceği bile göremezler. Aldıkları eğitim küçüktür . Bu onların suçu olmasa da kendilerini geliştirme gibi bir çabaları olmamıştır. Hem kendilerine, hem çevrelerine  zarar verirler. Hırsları uğruna yok etmeyi, kirletmeyi, başkalarının haklarını görmezden gelmeyi asla sorun etmezler. Rahatlıkla  başka  insanlara, başka canlılara  zarar verirler ama en ufak bir vicdani rahatsızlık duymazlar.Yeter ki öz çıkarları beslensin. Ağaçları kesenler de, çevreyi kirletenler de toplum kurallarını hiçe sayanlar da bu kendi küçük, hırsları büyük insanlardır. Hatta  kötü yönetilme de bu tür insanlarla yakından ilgili. Hasbelkader bir yerlere gelmişlerse o  büyük hırsların beslenme alanı genişler. Bu kendi küçük hırsları büyükler var ya;  fırsat bulurlarsa her türlü yazılı  ya da geleneksel yaptırımı  kendileri için   kullanmayı  iyi bilirler. Çünkü akılları bu yönde iyi çalışır. Bir de çıkar ortaklığı devreye girerse, birbirlerini kollayıp gözetirler. Kaba kuvvete, göz dağı vermeye eğilimlidirler. Etraflarındaki bazı insanlar  korkudan, bazıları da  aynı fabrikanın ürünü olduklarından ne eleştirirler, ne de eleştirene destek olurlar. İşin kötüsü, hırslarının esiri olan bu küçük insanlar tüm enerjilerini  doymak bilmez hırslarını beslemek için kullandıkları için iyi ve güzel işler yapmaya vakit bulamazlar.  Bunca sözü  neden mi ettim? Dün, bugün çok üzgünüm.. Zaman zaman canımı acıtan  durumlar bazen dayanamayacağım boyutlara geliyor. Artık bu durum beni ciddi olarak rahatsız ediyor. Biliyorum ki rahatsız olan yalnız ben değilim. Haydi bizler de sesimizi çıkaralım. Ağaçlar kesilmesin. Kişisel çıkarlar, toplumsal çıkarların önüne geçmesin. Temiz çevrede, temiz vicdanlı insanlarla yaşamak en doğal hakkımız. Öyle değil mi?

15 Temmuz 2017 Cumartesi

On Yumurta Kaç Öğretmen Eder?


Öyküyü, Facebook'ta  Antalya Kitap Grubu adlı grubumuzda bir hekim arkadaş paylaşmış.  Çok duygulandım. Siz de duygulanın bakalım;


ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER ?! ;
Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı....
-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?
- Zafer, Konya’nın plakası kaç?
Hepsini yanıtlıyorum.
Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:
-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?
Şaşırıyorum.
- O nasıl soru Kerim Amca?
Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor. “Bak,” diyor. “Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.”
Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:
- Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?
Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:
Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu.
Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.
1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.
Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş.
Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok. Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.
İkisi de başarmıştır. Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı'nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte…
Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.
İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…
Babam, öykünün sonun şöyle bağladı:
BAK OĞLUM, KÖYDEN ON YUMURTAYLA ÇIKAN İKİ ÇOCUĞUN ÖĞRETMEN, SUBAY, MÜHENDİS, MİLLETVEKİLİ HATTA CUMHURBAŞKANI OLABİLDİĞİ YÖNETİME CUMHURİYET DENİR !!!???...

23 Nisan 2016 Cumartesi

Sıcağı Sıcağına Köyde 23 Nisan Kutlamaları

Bu sabah heyecanla uyanıp önce balkonuma Bayrağımızı astım. Kahvaltı faslından sonra kameramı kaptığım gibi  köy okulunun yolunu tuttum. Uzaktan gelen müzik sesleri beni daha da heyecanlandırdı.  Yıllar öncesine  dönüverdim. Öğrencilerimle kutlama törenlerinde  yaşadığım tatlı telaşlar geldi aklıma..


 O güzelim çocuk şarkıları,  neredeyse tüm köyde duyuluyordu. Köy okulumuz  bayrama gayet güzel hazırlanmış. Her yer bayraklarla donatılmış, köy halkı için oturma yerleri hazırlanmış. Muhtarımız, okul müdürü ile tanıştırdı. Kısa sohbetten sonra hemen  deklanşöre basmaya başladım. Pek çok fotoğrafın hepsini paylaşamasam da sizin için seçtiklerim köyümüz hakkında fikir verecektir.



















































Çocuklarımıza  nice mutlu, coşkulu bayramlar olsun.

27 Aralık 2015 Pazar

Sevgili Ormanımın Utanç Köşeleri


Güncemi  takip ediyorsanız ''Sevgili ormanım'' diye benimsediğim, gönülden bağlandığım doğa parçasını az çok tanıyor olmalısınız.



Evime çok yakın, hatta balkonumdan bir bölümünü görebiliyor, rüzgar esiyorsa mis gibi çam kokusunu  alabiliyoruz.







Özellikle köpek kızlarımla orada yaptığım yürüyüşler benim en büyük mutluluk kaynağım.


















Yukarıdaki karelerde gördükleriniz doğanın bize verdikleri... Yüksek oksijen oranı, ilkbaharda tam bir görsel şölene dönüşen enfes orman bitkileri, kuşlar, sincaplar sizlere gösteremediklerim..  Bunlara yakın olduğum için ne kadar şükrettiğimi, bize verdikleri için doğaya nasıl minnet duyduğumu anlatamam. Ancak bir de madalyonun diğer yüzü var!

Ya bizim doğaya verdiklerimiz? Bunu görmek bana çok acı veriyor.  Sizlere göstermek de öyle.. Şimdi  orman yoluna ve ormana daha yakın bakalım:
Aşağıdaki karede ormanın eteğinde yer alan bir karpuz tarlası görüyorsunuz. Bu tarla köyün muhtarına ait. Her yıl kiraya veriyor.






Bu, tarlaya giden yol. Gördüğünüz gibi sorun yollarda başlıyor. Eski bir otomobil lastiği yolun ortasındaki su birikintisinde duruyor. Ama bu  nedir ki...

İyice yaklaşınca tarlanın  bir bölümünü çevreleyen ormanının ötesine berisine atılmış tarımsal çöp yığınlarını görürsünüz.











Bu durumu  tarlanın sahibi ile defalarca konuştum. Bu ormanın hepimizin  olduğunu, çiftçilik yapmak için köye gelen insanların bu kirliliği oluşturmaya hakları olmadığını söyledim.  Nedense  kirlilikten değil de benim uyarılarımdan rahatsız oldu, bunu hissettim.
Hatta bir yürüyüş sırasında  rastladığım çiftçileri bizzat uyardım. ''Tamam, alırız'' dedikleri halde hasat sonrası tüm çöplerini bırakıp gittiler.


Ne yazık ki ormanın kirletilmesi sadece o tarla ile sınırlı değil.  Hemen her yerde  aşağıdaki  görüntüler var.



Not: Bu resimleri  daha bu sabah çektim.





Yazın ortalık turist kaynıyor. Onları da kendimize benzetmiş olmalıyız ki kiraladıkları arazi araçları ile gezerken çöplerini fırlatıp gidiyorlar. Yol kenarları, güzelim orman yolları, piknik alanı olmaya uygun yerler iğrenç çöplerle dolu.

 Bu utanç köşeleri ruh sağlığımı bozuyor, burada yaşayan insanlara antipati duymama neden oluyor. Hayatım boyunca  ortalığa  bir kibrit çöpü bile atmamış biri olarak, utanması gereken insanların yerine utanıyorum.


26 Aralık 2015 Cumartesi

Yaşlılık Halleri

Bir kaç yıl önce yazıp paylaşmışım  bu yazıyı. Tekrar neden mi paylaşıyorum? Çünkü  bırakıp geldiğim kent hayatında  özlediğim bir kaç  şeyden biri de onlar:) Ayrıca  bu geçen süre boyunca aralarından bir kaçını kaybettik. Ben de  o sözünü ettiğim yaşlara biraz daha yaklaştım.
 Sonsuzluğa göçenlere rahmet, kalanlara ise sağlık ve güzellikler diliyorum.
Bakın neler yazmışım:

♥♥♥♥
Doğanın değişmez yasası; yeterince ömrü olan herkes yaşlanacak. Genç kalmak için onca çaba, onca araştırma ve bilimsel çalışmalar bir yere kadar. Belli yaşlara gelinince yalnızca fiziksel değişimler değil, karakter ve davranışlarda da değişiklikler oluyor.


Onları seviyorum.Tatlı huysuzluklarını bile:) Geçen yıl bir kaç kez annemlerin yaş ortalaması 65-66 olan (içlerinde 80 inde olan da vardı, 55.inde olan da) bir kabul günü grubuna katıldım. Oldukça hoş anılarım oldu.



Hemen hepsi de konuşkan, neşeli hanımlar. Bir de işitme sorunları olmasa...Fıkraları aratmayacak dialoglar oluyordu bu yüzden. Sorular soruluyor, alakasız yanıtlar alınıyor ve birbirlerine gülüp aynı duruma kendileri düşüyorlardı.

Yaşlarına göre oldukça bakımlılar. Saç, baş, manikür, pedikür fena değil. Hele biri vardı ki, hem de en yaşlılarından biri, İtalyan şapkası,uyumlu giysileri ile fark atıyordu diğerlerine. Yaşlı modası deyip geçmeyin, kendilerine göre bir trendleri var:) Gözlükleri takıp birbirlerinin giysilerini, aksesuvarlarını öyle bir inceliyorlardı ki..



En hoş anekdotlar ikram faslında oluyordu. Hemen hepsinin yüksek tansiyon, şeker ve kolestrol sorunu olduğu için biz annemle çok dikkatli bir menü seçtik. Tuz miktarlarını düşük tuttuk, az miktarda sıvı yağ kullandık ikramlarımızda. Ama tüm hanımlar tuz ekliyerek yediler. Başta hepsi temkinli davransa da sohbet ilerledikçe ve acıkılınca perhizler unutuldu..

Kuzenim Emine de anneme ve teyzeme yardım amaçlı katıldı ev sahibeliği sırası bizimkilere gelince. Yaşanılan hoşlukları hala anarız. Örneğin, teyzelerden birisi bir bardak çaydan sonra sadece sıcak su ve limon şeker karışımı isteyince olanlar oldu; tüm hanımlar aynısını istediler. Ne var ki hoşnutsuz ifadelerle çay yerine hazırlanan bu içeceği bitirmek zorunda kaldılar. Birisi bir yiyeceğin tadına bakınca güya fark ettirmeden diğerlerine sinyal veriyordu; ''çok lezzetli, yiyebilirsiniz'' ya da ''pek tavsiye etmem'' anlamında jestler ve mimiklerden oluşan özel bir iletişim dili geliştirmişler kendi aralarında.

İstisnasız çok kibar ve tatlı dilliler. Gülümseyerek, sakin sakin ve insanların gözünün içine bakarak konuşmaları gerçekten yeni nesilde olmayan bir özellik. Bir de çok tutumlu bu görmüş geçirmiş hanımlar. Öyle abartanlar vardı ki tutumlu olmayı, hiç unutmam; bir tanesi, kabul günü sırasını belirlemek için kullanılan çekiliş kağıtlarını saklamamızı istedi. Bir avuç minik kağıt bir ay sonraki ve daha sonraki günlerde de kullanılsın diyordu, zamandan ve kağıttan tasarruf için. Pek çoğunun çok sayıda takip ettiği kabul günü vardı. Çantalarında taşıdıkları minik takvimleri ve not defterleri ile izliyorlardı gün trafiklerini.

Bir çok sağlık sorunlarına rağman kendilerince bir sosyal aktiviteye dahil olmuşlar. Böylelikle bol bol sohbet etme(tatlı dedikodular dahil), dinlenme ve yaşıtları ile bir arada olma şansları oluyordu. İkramları da kızları gelinleri hazırlayınca sorun olmuyordu. Popüler konuları ise, başta sağlık sorunları, evlatlar, torunlar, geziler(bir kısmı sıkı turcular), eski eşyaların yenilenmesi vs ama ille de hastalık ve doktor deneyimleri..

Gördüğüm kadarı ile bu hanımlar ülke ortalamalarına göre ekonomik yönden orta ve ortanın üstünde gelirli, bir ikisi daha varsıl, çocukları tarafından korunup gözetilen bir avuç şanslı denilebilecek yaşlı insan. Keşke tüm yaşlılarımız aynı şansa sahip olabilseler .. Bir de herkese sağlıklı, aklı başında yaşlılıklar diliyorum ki bu çok önemli. Yaş ilerleyince değişen karakter özellikleri ve davranışlar katlanılabilecek boyutta olsun. Bazı durumlar ''Umarım yaşlanınca ben böyle olmam'' dedirtecek kadar vahim.

Her ne olursa olsun, onları seviyoruz...

30 Ekim 2015 Cuma

Isdırır mı Hoca Hanım?



Bu sabah, neredeyse öğleye kadar haylaz Kuyruk yüzünden oldukça stresli anlar yaşadım. O anlarda  stresten bunalmıştım ama arada komik şeyler de yaşadık. Eve gelince eşime anlatıp epeyce güldük. Biz her sabah kızlarla orman yolunda yürüyüşler yaparız. Hatta onların sağlığı için kısa mesafeli koşmayı bile deniyorum. Çoğunlukla bize yakın komşulardan birinin bir yaşındaki  Kangal kırması köpeği yaramaz Paşa da bize katılır. Bu köpekçik gün boyunca başı boştur. Paşa’yı seviyorum ama beni kaygılandırıyor. Alıştırmadıkları için asla gezdirme tasması istemez. Yoğun trafikte gezer durur. Benim kızların yürüyüş ritmini de bozar. İşte bu sabah da öyle oldu. Paşa yine bize katıldı ve kurt kız Kuyruk’u  yaramazlığa davet ede ede bize eşlik etti. Kuyruk çok güçlü, çok iri ama bebek gibi korkak bir kız. Arabalar biraz hızlı ve gürültülü geçseler korkudan yere yapışır. Bir sincap görse korkar. Bu hallerine gülerim fakat güvenliğimiz açısından bilinsin istemem. Çünkü orman yolunda kimlerle karşılaşacağımız belli olmaz. Yakın köylerden yürüyerek kasabaya giden insanlar, avcılar, çobanlar, kozalak ya da şişe  toplayanlar çıkabilir karşımıza. Kimin ne olduğunu bilemeyiz ki. Çoğunlukla sorarlar, ‘’köpek saldırgan mıdır?’’ diye. Ben de ciddi bir ifade ile, ''o bir koruma köpeği, yaklaşırsanız saldırabilir. Sessizce bize bakmadan geçin!'' Derim. Evet yaptığım çok da dürüstçe bir davranış değil ama ne yapayım güvenliğimiz  önemli.  Neyse bu sabaha dönelim, Paşa’nın tacizleri ile yürümeye çalışırken Kuyruk bir anda elimden kurtulup kaçtı. Ardından Paşa da fırladı ve ormanda gözden kayboldular. Nasıl panikledim anlatamam. Ormanın sonundaki şehirler arası ana yola  çıkabilirler, ya da pek uzak olmayan yerleşim yerlerine gidip tavuk kovalayabilirler, birileri onları av tüfeği ile vurabilir vs. vs. Bir süre uzaktan deli gibi koştuklarını, bir görünüp  bir kaybolduklarını gördüm. Sonra  turistlerin jeep konvoyunu  durdurduklarını, epeyce  çığlık atıldığını  izledim. Tüm gücümle  Kuyruuuk! Paşaaa! Diye bağırıyorum. Ben yaklaştıkça onlar kaçıyorlar. Peşlerinden koşmak yerine bir taşa oturup beklemenin daha mantıklı olacağını düşündüm. Biraz bekledim, yanılmamışım, beni gözden kaybedince ve sesimi duymayınca  aranmaya başlamışlar. Biraz sonra yakınıma geldiler. Hatta Paşa dibime kadar gelse de hain Kuyruk uzaktan bakıyor. Çağırınca  yine kaçıp gözden kayboluyor. Deli olacağım. Aklıma köpekleri birkaç dakikada yola getiren Cesar Millan geliyor, daha da sinirleniyorum. İşin aslı öyle değil tabii ki; adam çok iyi bir köpek eğiticisi olsa da, o işler öyle belgeselinde gösterdiği gibi beş dakikada olmuyor. Derken köpekler yine yakınlarımda ama yakalanmaz modda  iken komik görünümlü, tombulca bir adam göründü. Bu kişi, köy halkından  uzaktan tanıdığım orta yaşlı bir adam. Yürüyüşe çıkmış. Bazen karşılaşıp selamlaşırız ama pek sevmem kendisini. Neden derseniz, karısını sık sık hırpaladığı, hatta dövdüğü  bilinir. Kayın validesi de nasibini alıyormuş ara sıra, öyle söylüyorlar. Ramazan boyunca Kur’an öğrenmeye hevesli yaşlı kadıncağıza kaba davrandığını, hatta ‘’sen öğrenemezsin, kafan  çalışmıyor’’ deyip herkesin içinde aşağıladığını bizzat o teyzeden duymuştum. En sinirli halimde karşıma çıkınca da  bunlar geldi aklıma.. Köpekleri görünce bana  şöyle seslendi:
-Isdırır mı Hoca Hanım?
-Sinir tepemde ya;
-Öğretmen Hanım demek istediniz galiba..
Bana zaman zaman ‘’hocanım’’ diye (a harfini uzatarak) hitap edenler oldu ve nazikçe ‘’Öğretmen Hanım’’  demelerini tercih ettiğimi söylemişimdir  ama bu adam gerçekten komik bir şekilde sözcükleri ayırarak ‘’Hoca Hanım’’ diyordu, içimden güldüm.
Sonra onun deyişi ile devam ettim.
-Üfff, öyle bir ısdırır ki.. Koparmadan bırakmaz. Bu köpek deli, yanındakini de kendine uyduruyor. Aman fazla yaklaşmayın, sessizce uzaklaşın.
O anda muzipliğim  ve hainliğim tuttu. Karısına el kaldıran adamdan intikam alma zamanı.
-Siz korkmadığınızı belli etmek için sakince marş söyleyin. Gençlik Marşı’nı çok sever bu kurt. Dağ başını duman almış diye başlayan marş var ya..
Marşı mırıldanarak ardına bile bakmadan uzaklaştı. Adamın haline gülerek bir an sinirimi, stresimi unuttum.


Kuyruk  beni çok üzdü, çok uğraştırdı ama iyice yorulunca yakalamayı başardım. Eve gelince  bir güzel yıkayıp  ön kapıya bağladım. Normalde asla  bağlamam ama şu an cezalı. Uslu uslu oturuyor. Ben balkona çıkınca kuyruk sallayıp barışmaya çalışıyor. Haylaz kız, yüreğime indiriyordu neredeyse, bu günü hiç unutmayacağım.

Ben bu yazıyı yazarken Paşa da gelmiş. Öykümüzün baş karakterlerinden biri olarak hadi o da eksik kalmasın:))


19 Haziran 2015 Cuma

Yok Böyle Bir Güzellik!


Çok  güzel değil mi?


Ama bir de öyküleri var ki...  En altta anlattım.













Görüntü olarak bizim eve benzeyen, çünkü  tıpkı bizimki gibi bir Alman aile tarafından yaptırılmış yan taraftaki ev uzun süredir satılıktı. Bu konu beni çok ama çok ilgilendiriyor. Çünkü komşuluk kavramı benim için cidden çok önemli.

 Eve bakmak için pek çok insan geldi gitti. Yüreğimi tutarak, hatta dualar ederek ne tür insanlar olduğunu anlamaya çalıştım. Bazıları beni dehşet içinde bıraktı. Örneğin eşine küfreden adam, etraftaki kedilere tiksinerek bakan  kadın,  içtiği sigaranın izmaritlerini yerlere fırlatan bir başka adam,  bahçedeki ağaçları kestirmekten söz eden aile vs. vs. Neyse ki evin sahibi bizim onaylamadığımız insanlara  satmayacağını söyleyince rahatladık. Yine de konu para olunca  güvenilmez. Bakarsınız birileri para olarak iyi bir teklifte bulunur, alır evi.. Özellikle  hayvan düşmanı bir aile ile komşu olmaktan korkuyoruz.  Kabus gibi bir şey  bu... Derken efendim, ev sahibi  eve bakım yaptırdı, boyattı, bahçe katını tamamlattı ve  İstanbul yakınlarında bir yerde yaşayan ailesini  getirdi. Aile, eşler, iki  şirin kız çocuğu ve üç yavru kediden oluşuyor.  Orman havasından ve kolaylıkla ulaşılan denizden yararlanmak için yaz boyunca kalacaklarmış. İşte bu şirin kedicik de yavru kedilerden biri.

İki evin arasındaki parmaklıklara tırmanması beni korkuttu ilk zamanlar ama maaşallah beceri ile  başarıyor. Zaten engel olmama olanak yok.
Aile kedi bakımı konusunda  titiz ve duyarlı değil. Örneğin denize giderken bahçeye su bırakmıyorlar. Akşama kadar kaldıkları oluyor. Uyarınca da çok önemsemiyorlar. Anlayacağınız yine bana iş düşüyor. Sanırım aşıları ve parazit  damlaları da yapılmamış. Kısırlaştırma konusunu açınca, ona da  sıcak bakmıyorlar. Ayrıca  geri  götürmeyeceklerini,  dönüş zamanı otellerin olduğu yere bırakacaklarını söylüyorlar. Kışın oralarda açlıktan ölmeleri muhtemel:(  Buna izin veremeyeceğime göre..

5 Ocak 2015 Pazartesi

Çok okumak mı, verimli ve kaliteli okumak mı?



Çok okumak güzel, imrendiğim bir şey ama kaliteli ve  verimli okumanın  ölçütü müdür?

Keşke  üşenmeyip herkes  ne düşündüğünü yazsa da  yararlı sonuçlar çıkarabilsek.

Şimdi konuyu daha netleştirebilmek için  somut düşünelim, örneklerle  değerlendirelim;

Okuma alışkanlığı fazlaca yaygın bir alışkanlık değil toplumumuzda. Yaşamı boyunca  hepi topu üç beş kitap okuyan insanlar var. Hatta  hiç kitapla tanışıklığı olmayanlar bile var. Bunlar konumuz dışındaki insanlar..

Bir  de sayıları az da olsa yaşam  tarzlarında  kitaplara yer veren, okuyan, en azından okumaya çalışanlar var  ama bunlar çeşit çeşit;

Okumadan duramayan, klasikleri, yutmuş, yeni çıkan kitapları takip eden, kitap kulüplerine, kütüphanelere  falan üye olan kitap kurtları  vardır. Bu insanlar kitap  bulamadığı zaman  açlığını çekecek kadar okuma bağımlısıdırlar.  Her türden kitabı merakla ve keyifle okurlar.  Notlar alırlar, upuzun okunacaklar listeleri vardır. Ben hayatım boyunca  bir iki  kişi tanıdım böyle olan..  Ne diyeyim; helal olsun onlara..

Yine  okuma konusunda biraz tembelce olsa da ,  ayda  ya da iki ayda bir kitap bitiren, seçerek okuyan,  bazen  daha yavaş giden bazen de hızlanan okurlar var. Ben galiba bu gruba dahilim. En önemli özellikleri okuyacağı kitabı olabildiğince  titizlenerek seçmeleri.  Bir yazarı beğendiyse  onun tüm  kitaplarını okumak istemeleri.. Reklamı çok yapılan kitaplara  kuşkuyla bakıp best seller olanlardan uzak duranlar bu gruptan çıkar.  Eğer  arayı soğuturlarsa  okuma alışkanlığını kaybedebileceğini düşünüp  kaygılanıyorlarsa  daha da titizlenerek kitap seçerler.. Okuma faaliyetleri ''Hiç yoktan iyidir'' denilecek düzeydedir.. Başladıkları kitap onları hayal kırıklığına uğratırsa çok üzülürler.  Evet, evet ben  bu gruptanım.

Hiç haz etmediğim bir okur grubu daha vardır;   dizikoliklerden bir gömlek üstün kültür düzeyleri olsa da aynı mantıkla kitap okurlar. Kitap kapağına bakarak ya da yazarın medyatik olma durumuna göre kitap seçtikleri de olur.  Daha çok saray entrikalı, bol gözyaşlı, dramatik kurgulu romanlardır kitap diye tanımladıkları..  Popüler  kitapları bulurlar,  ben  de okudum demek için hemen alırlar, bir kaç sayfa okuyup bıraktıkları olur ama okudum diye hava atarlar. Kitabı  bir  kültür göstergesi olarak görüp aksesuvar gibi kullanırlar. Her fırsatta '' ben kitap okuyan biriyim'' diye insanların gözünün içine sokarlar. Bunlara da
'' yapmayın Allah aşkına, okuyacaksanız adam gibi okuyun'' diyesim geliyor.

 Şimdi sorumu yineliyorum, çok okumak mı önemli, verimli ve kaliteli okumak mı? Hem çok hem de verimli ve kaliteli okumak  ne harika olurdu ama iki iyilik bir arada olmuyor işte.  Başarabilene ne mutlu!

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bendeki ''usta'' fobisinin nedenleri

Bu tür yazılar yazmayı sevmiyorum, çünkü;
anlatacaklarım hiç de iç açıcı değil.
Sinir bozucu, nefret uyandırıcı,
ama...
Hepimizin karşılaşabileceği, toplum olarak yaptırım gücü oluşturarak üstesinden gelebileceğimiz bir sorun.

İşte bu yüzden yazıyor ve çözüm için görüşlerinizi almak istiyorum.
Usta  ünvanı ile çalışan, işlerini düzgün yapmayan ve davranışları ile insanları yıpratan bu kişileri nasıl eğitebiliriz? Bu bir devlet sorunu aslında, işte o nedenle çözümü zor. Ülkenin başındaki koca koca sorunların yanında bu nedir ki..

Ustalarla başım dertte dostlar.. İnanın sağlık sorunlarımın sık sık atak yapmasının bir nedeni de kendisini ''usta'' diye nitelendiren ancak bu ünvanı hiç mi hiç hak etmeyen insanlar. Hak edenler ve  iş ahlakı olanları tenzih ediyorum. Bu  benim şanssızlığım mı yoksa ülkedeki genel durum mu bilmiyorum.. Eğer genel durum böyle ise biz ulusça yanmışız. Usta sözcüğünün anlamı nedir? Kısaca, belli bir alanda gerekli beceriyi kazanmış, standartlara uygun iş üretebilen nitelikli insan olarak tanımlayabiliriz, öyle değil mi? Ayrıca bu insanların, disiplinli çalışma, önceden belirlenen iş programına uyma, müşteri haklarına saygı gösterme gibi özellikleri olmalı. Müşteri de emeğe ve çalışan haklarına saygı  gösterme, insanca muamele, ödeme planına ve anlaşma koşullarına uyma konularında dürüst ve titiz olmalı. Gelin görün ki burada benim karşıma usta olarak çıkanlarda hem mesleki yetersizlikler, hem de iş ahlakı yoksunluğu ve davranış sorunları var. Bir, hadi iki kişi  böyle olsa kötü şans diyeceğim ama bu güne dek bahçe duvarı yapımında, elektrik ve su tesisatı onarımında, sundurma yapımında, son olarak da bahçe katı mutfağının yenilenmesinde çalışan kişiler çok  büyük sorunlar  yaşattılar. İlk olarak düzenli çalışmıyorlar. Geliş gidiş saatleri belirsiz. Hiç haber vermeden ortadan kaybolup kendi kendilerini izinli sayıyorlar. İş için anlaştığımız ve ön görüşme  yaptığımız bir kaç usta da hiç gerekçe göstermeden iş başı yapmadı. Ayrıca yapılan işler kusurlu ve ayıplı denilecek özellikte. En kötü işleri çıkarmada, bahçe duvarını, bahçe giriş kapısını, garaj  giriş kapısını, çitleri ve bordürleri yapan usta!! ilk sırada. Daha işi yaparken belli olan bariz hatalarını asla kabul etmeden, anlatsam inanamayacağınız ukalalıklarla çalışmasını sürdürdü. İşine son vermek istedim ama benim güya ara düzeltici annem, ''başka usta nereden bulacağız, iyi kötü yapsın'' mantığı ile engel oldu. Sonuçta, gereksiz ve son derece kaba saba betonlarla dolu, bozuk bordürlü, çok kötü yapılmış demir kapıları, yamru yumru duvarları, hizasız çitleri olan bir bahçemiz oldu. Hak etmediği,  çeşitli hilelerle şişirilmiş ücreti  ödendi. İş süresince bu adama ve çalışanına anlaşmada olmadığı halde verilen yemek, çay, kahve, meşrubat hizmetlerinden söz etmem çok ayıp ama ortaya çıkan  işi görseniz neden üzüldüğümü anlarsınız. Şimdi bu son derece kötü  işler başka birine yeniden kırdırılıp yaptırılacak.  Maddi manevi kaybımızı düşünün.

Arkada köpeklerimi güneşten koruması için yaptırdığımız sundurmanın parasını peşin ödediğim malzemesi eksik ve yanlış gönderildi. Bir de demir ustası hatalı kesimler yapıp malzeme israfı yaptı. Onlarca Single ambalajlarını da yan komşunun arsasındaki çalıların içine atmış. Ben farkedince sadece güldü, gidip toplamadı. Yılan, akrep dolu çalıların içinde iki saat boyunca naylon ambalaj topladım.

Son olarak  bahçe katı mutfağı yenileniyor. Antalya'daki mobilyacıma mutfak dolaplarını yaptırdım. Ne var ki o da önceki işlerine göre daha kalitesiz bir iş çıkardı. Ona üzülmeye fırsat bulamadan  buradan bulunan bir fayans ustası, çok beğenerek aldığım geometrik pano desenli, oldukça pahalı tezgah üstü fayansları montaj sırasında kırdı. Çekiçle, keçe vb bir materyal olmadan tak tak yerleştirme yaparken anladım  yetersizliğini ama ben daha uyarırken iki pano kırılmıştı.

Daha önce yapıştırılanlarda da küçük bir parça kopmuş. Bir de ''bu küçücük bir kırık, önemsiz!'' demez mi... Özür dahi dilemeyen, ''özenince oluyor böyle kazalar, bir paket daha almalısınız'' diyen sözde ustaya tekme tokat girişmek geldi içimden ama elbette yapmadım ve işi bırakmasını, gerçek bir usta bulacağımı söyledim.


Tahmin edeceğiniz gibi çok kötü bir gece geçirdim ve sabah bağıra bağıra ağladım.  Bir kaç fayans yüzünden ağlamam size tuhaf gelebilir ama beni ağlatan asıl nedenler insanların iş  ahlakının olmaması. Şu an alt katta boyacı çalışıyor. Allahtan o  dürüst ve işinin ehli bir usta. Sabah iş başı yapınca mutfağı gördü, bir gün önce olanları tahmin etti, beni teselli etmeye çalıştı. Ne yazık ki son altı aydır ustalar yüzünden yaşadığım stres  nedeni ile makul ve mantıklı olamıyorum. Çok büyük haksızlıklara maruz kaldığımı düşünüyorum. Şimdi söyleyin lütfen; siz olsanız ne düşünürdünüz?

24 Aralık 2013 Salı

Bu Memleket Arpalık mı?


Arpalık deyimini bilenler çoktur. Bilmeyenler de bir zahmet  tıklayıp öğrensinler. http://tr.wikipedia.org/wiki/Arpal%C4%B1k_Maa%C5%9F%C4%B1  Başlangıçta iyi niyetle  bahşedilen bir ayrıcalık diyebiliriz ama çok suistimallere açık olduğu  zamanla zaten ortaya çıkmış. Haksız kazanç, başkalarının emeğini, yerini yurdunu  sömürme, hak etmediği halde gelir elde etme ortamlarını ve fırsatlarını  anlatan  bir sözcük olmuş.
Kısacası, Osmanlı'dan kalma bu uygulama tarihe gömülse de uzantıları kanserli tümör gibi memleketi sarmış  durumda. Makam ve yetki sahibi olan insanlar bu durumlarını eğer kişisel çıkarları için kullanmakta sakınca görmüyorlarsa, dahası yolsuzluklarla yakın bağlantıları varsa bu onların memleketi arpalık olarak görme  zihniyetleri ile yakından alakalı. Öyle inanmışlar ki yaptıklarının suç olmadığına, kendilerini savunma şekilleri, ''yüzsüzlüğün bu kadarı da olmaz!'' dedirtiyor.

27 Ağustos 2013 Salı

Vatan ki bu insanların evidir!



Son günlerde bu dizeler aklıma ve dilime daha çok takılır oldu..

''sana düşman, bana düşman, düşünen insana düşman, vatan ki , bu insanların evidir! sevgilim , 'onlar' vatana düşman

Çünkü....
Daha çok, daha çok kazanma hırsı ile her yolu, her yöntemi geçerli sayan birileri , doğayı ve hatta insanı hiçe sayarak insanlığından fersah fersah uzaklaştığını gözümüzün içine soka soka her türlü baskı unsuru ile meydan okuyorlar..

Ve o zaman şiiri baştan alıyor zihnim:


onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim,

akar suyun

meyve çağında ağacın,

serip gelişen hayatın düşmanı.

Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına :

- çürüyen diş, dökülen et-,

bir daha geri dönmemek üzere yıkılıp gidecekler,

Ve elbette ki, sevgilim, elbet,

dolaşacaktır elini kolunu sallaya sallaya,

dolaşacaktır en şanlı elbisesiyle : işçi tulumuyla

bu güzelim memlekette hürriyet.

Bursa da havlucu Recebe,

Karabük fabrikasında tesviyeci Hasan'a düşman,

fakir köylü Hatçe kadına,

ırgat Süleyman'a düşman,

sana düşman, bana düşman,

düşünen insana düşman,

vatan ki bu insanların evidir,

sevgilim, onlar vatana düşman
Nazım Hikmet RAN

Şiiri Zülfü Livaneli'nin sesinden dinlemek için


14 Temmuz 2013 Pazar

Müthiş Bir Tasarım!!

Ohhh, canlarına değsin:)))