Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Toplum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Ocak 2020 Cuma

Kendi Küçük, Hırsları Büyük İnsanlar

 Bu ağaç şu an yok .

Bunlar da yakın zamanda aynı kaderi paylaşacak olan  aynı yerdeki diğer ağaçlar.


Kendi arazilerinde olmadığı halde, iki gün önce yürüdüğümüz bu patika da yok edilmiş. Kocaman iş makineleri çalışıyordu az önce..


Ülke olarak en büyük sosyal sorunları yaratanlar kendi küçük, hırsları büyük insanlar. Bu sözü her hangi bir  düşünürden, yazardan  ya da ünlü kişiden aşırmadım. 61 yıllık yaşamımda görüp yaşadıklarımın bana öğrettiği bir saptama. Kendi çıkarlarına hizmet ederken toplumun yararına da bir şeyler yapsalar  belki bu kadar   yıkıcı olmaz sonuçlar. Ne var ki, tamamen öze dönük çıkarcılık amaçlı bir hırstır sahip oldukları. O nedenle başkalarının  hatta ülkenin düştüğü durumlar zerre kadar  etkilemez onları.  Bakın çevrenize, onları hemen tanıyacaksınız. Küçüktürler; bütünü algılayamazlar. Bırakın ileriyi yakın geleceği bile göremezler. Aldıkları eğitim küçüktür . Bu onların suçu olmasa da kendilerini geliştirme gibi bir çabaları olmamıştır. Hem kendilerine, hem çevrelerine  zarar verirler. Hırsları uğruna yok etmeyi, kirletmeyi, başkalarının haklarını görmezden gelmeyi asla sorun etmezler. Rahatlıkla  başka  insanlara, başka canlılara  zarar verirler ama en ufak bir vicdani rahatsızlık duymazlar.Yeter ki öz çıkarları beslensin. Ağaçları kesenler de, çevreyi kirletenler de toplum kurallarını hiçe sayanlar da bu kendi küçük, hırsları büyük insanlardır. Hatta  kötü yönetilme de bu tür insanlarla yakından ilgili. Hasbelkader bir yerlere gelmişlerse o  büyük hırsların beslenme alanı genişler. Bu kendi küçük hırsları büyükler var ya;  fırsat bulurlarsa her türlü yazılı  ya da geleneksel yaptırımı  kendileri için   kullanmayı  iyi bilirler. Çünkü akılları bu yönde iyi çalışır. Bir de çıkar ortaklığı devreye girerse, birbirlerini kollayıp gözetirler. Kaba kuvvete, göz dağı vermeye eğilimlidirler. Etraflarındaki bazı insanlar  korkudan, bazıları da  aynı fabrikanın ürünü olduklarından ne eleştirirler, ne de eleştirene destek olurlar. İşin kötüsü, hırslarının esiri olan bu küçük insanlar tüm enerjilerini  doymak bilmez hırslarını beslemek için kullandıkları için iyi ve güzel işler yapmaya vakit bulamazlar.  Bunca sözü  neden mi ettim? Dün, bugün çok üzgünüm.. Zaman zaman canımı acıtan  durumlar bazen dayanamayacağım boyutlara geliyor. Artık bu durum beni ciddi olarak rahatsız ediyor. Biliyorum ki rahatsız olan yalnız ben değilim. Haydi bizler de sesimizi çıkaralım. Ağaçlar kesilmesin. Kişisel çıkarlar, toplumsal çıkarların önüne geçmesin. Temiz çevrede, temiz vicdanlı insanlarla yaşamak en doğal hakkımız. Öyle değil mi?

1 Ağustos 2017 Salı

Sade Yaşam, Huzurlu Yaşam!


Sevgili Dostlar,
 Bir önceki paylaşımımda ''Sanılanın Aksine Satın Aldıkça Daha Mutlu Olmuyoruz''  başlıklı harika yazı ile bu konuyu ele almıştım. Kaynağını bilmediğim bu yazı muhtemelen bir çeviriydi ama evrensel bir sorunu ele aldığı için bana fazlası ile hitap ediyordu. Uzunca bir süre  bloğa dönüp bakmadığım için gelen yorumlardan haberim olmamıştı.  Dün gördüm ki, oldukça ilgi görmüş. Çok yararlı olabilecek görüşler içeren mesajlar yazılmış. O halde bu önemli konu burada kalmasın ve kendi  yaşamlarımıza uyarlayıp bazı çıkarımlarda bulunalım istedim.  Çünkü böyle önemli bir konu alıntı yazılarla geçiştirilmemeli.
Sade ve az tüketime yönelik, az eşyalı bir yaşam tarzı için herkesin farklı nedenleri olabilir. Yaşam koşullarımız, şehrimiz, ülkemiz farklı olabilir. Kimimiz çevre bilinci nedeni ile, kimimiz  istifçiliğe yönelik bir tv. belgeseli izleyip etkilendiği için, kimimiz de daha az yorulup daha çok  tasarruf etmek için sadeleşmeye ilgi duyuyor olabilir. Bende bunların hepsi var. Sonuçta amacımız iç huzuru içinde daha rahat yaşamak ise bunun yollarını kendimize göre bulmamız lazım. Ben de kendimden örneklerle durumu gözden geçirmeye karar verdim:

Şu günlerde evimin  bir bölümünde yenileme çalışmaları sürüyor. Mutfağımı daha kullanışlı ve ferah bir ortam yapma çabası içindeyim. Bu zor ve külfetli iş benim için gereksiz  eşya ve araçları görüp onlardan kurtulmam için iyi bir fırsat oldu. Burada detaya girip yazıyı fazla uzatmayacağım ama emin olun kullanılmayan ya da az kullanılan çok ama pek çok şeye sahibiz. Bunların bizimle yaşam alanlarımızı işgal etmeleri  temizlik, düzen ve göz estetiği yönünden  büyük rahatsızlık nedeni. Alırken harcadığımz paralar ayrıca iç sızlatıcı bir durum. Yenileme işi bitince kesin kararlıyım, mutfağımda gereksiz bir  bardak ya da fincan dahi olmayacak. Sonra da  sıra  evin diğer bölümlerine gelecek.

Çoğumuzun hiç kullanmadığı ya da  çok az kullandığı ne çok eşyası var kim bilir.. 80-100 parçalık yemek takımları, gardroplar dolusu giysiler, onlarca ayakkabılar  vs. vs.  Bendekileri saysam utanç içinde kalırım. Geç kalmış olsam da sistemli bir şekilde hepsi gidecek. Kışa kadar bu sorunu çözüp sade ve huzurlu olacağını düşündüğüm yeni yaşamıma adım adım ulaşmayı planlıyorum. Bunu şöyle ya da böyle yapacağım diye kesin kurallar koymuyorum ama kafamda bazı yöntemler oluşmaya başladı. Mutfak yenileme  işinden  dolayı biz mutfaktan başlıyoruz. Mutfağımı gereksiz eşyalardan dolayısı ile kalabalıktan arınmış, aradığımı bir çırpıda bulabileceğim duruma getirdikten sonra sanırım giysi dolaplarına el atacağım. Zaten bunu her yıl  az çok yapıyor, giyilmeyen ya da az giyilenleri elden çıkarıyorum. Bu yıl biraz daha dikkatli yapacağım. Sonra ev tekstili ile ilgili azaltmalarım olacak. Gerçekten  düzenli olarak kullandığım çarşaflar, nevresimler, örtüler,  masa örtüleri elimin altında tutup  diğerlerini alt kattaki depo odama yaptıracağım raflara koymayı düşünüyorum. Çünkü örtü türü şeylerin eskisi de yenisi de  her an lazım olabiliyor. Özellikle patilileri olan evlerde. Kendimi kaptırıp  her şeyi  elden çıkarırsam lazım olunca bulma sıkıntısı  doğabilir. Buna özen göstermeli. Önümdeki üç aylık planda sözünü ettiğim depoyu da gereksiz  yere saklanan eşyalardan  arındırma projem var. İstifçilerin evi gibi her  saklanılan eşyayı tek tek elden geçirip elemeye  kalkarsam başarısız olabilirim. Bunun yerine  bana  gerçekten gerekli olan mangal, bahçe şemsiyesi, şövalem, dikiş malzemelerim, evin artan boyaları ve  alet edevatın  listesini çıkarıp geri kalan her şeyi gözden çıkarmam gerekiyor. Örneğin kullanılmayan elektrik sobaları, nesli kesilmiş fayans artıkları, koliler dolusu kitaplar...

Bir de onarılır ve kullanılır diye depoda bir köşede duran aletler var. Üç yıldır ne onarıldılar ne de kullanıldılar. Vantilatör, eski bir şofben vs. Bunların artık hiç bir şansı yok bu evde.

Son yıllarda iyice farkında olduğum bir  durum  daha var: Evimi seven ve dekorasyon konusuna önem veren biri olarak  bazı ev aksesuarlarımız biraz fazlaca. Bunlar mevsimlere ve özel günlere göre  değişiyor, azalıp çoğalabiliyor.  Kendimce güzel ve zevkli şeyler ama tozlarının alınması,  yerleştirilmesi hiç de kolay değil. Kışın bazılarını ambalajlayıp  karton kutulara yerleştirdim ve depoya koydum.  Yine de epeyce bu tarz ıvır zıvırımız var. O halde çoğu ortada olmamalı ve  depoda   kolay ulaşabileceğim raflarda ruh halime göre  dönüşümlü olarak kullanılmalı. Kalabalık gruplar halinde değil. Ne demiş bilge büyükler; eşyanın  kölesi değil efendisi olun. Onlar sizi kullanmasın, siz onları kullanın.
Tabii ki iş  sadece elimizdeki fazlalıklardan kurtulmakla  bitmiyor. Aslında asıl sorun satın alma evresinde başlıyor. Alış veriş alışkanlıklarımızı ciddi olarak gözden geçirip neleri  doğru neleri yanlış yaptığımızı kavramalıyız. Çok donanımlı aletlerin sadece bir kaç işlevini kullanıyorsak onca fark ödemeye değer mi? Kocaman bir evin sadece bir kaç odasını, iki banyonun sadece birini kullanıyorsak fiyatı üçe dörde katlayan, bu özellikler  için yıllarca banka  kredisi ödemeye değer mi? Benim tanıdığım, böyle evler için ya da üstün donanımlı arabalar için ömrünü yiyip tam ulaşınca ağır hastalıklarla mücadele eden ya da maalesef yaşamını kaybeden insanlar var. Eminim sizin de vardır.
Azla yetinip tam da ihtiyacına göre mal edinen, enerjisini ve zamanını borçla boğuşmak yerine yaşadığı yeri keyfince düzenlemek için  harcamak daha mantıklı değil mi? Ya da bankaları  zengin etmek yerine olanaklar dahilinde tatile çıkmak, gezmek, tozmak..

Az eşya ve her şeyin daha azı ile yaşamanın  önemli bir karar olduğunu, uygulanabilmesi için kararlı olmanın ise ilk koşul olduğunun bilincindeyim.  Bana  nefes alma ve daha az  yorulma şansı olduğunun da  farkındayım.  Bu anlattıklarım benim koşullarıma göre uygulamayı düşündüğüm bir proje.  Sizler de kendi koşullarınızı gözden geçirip  nelere  ihtiyacınız olup neleri gereksiz yere bulundurduğunuzu belirleyebilirsiniz. Unutmamalı; gereksiz her eşya  enerjimizi, ortamımızı, zamanımızı bizden çalıyor.  Bir de bizim ihtiyacımız olmadığını anlayıp gözden çıkardığımız eşyalara gerçekten gereksinim duyan insanlar olduğunu düşününce onların duyacağı mutluluk için bile bu fazlalıkları vermek iyi olur diyorum. Tüm dostlara  selamlar.

15 Temmuz 2017 Cumartesi

On Yumurta Kaç Öğretmen Eder?


Öyküyü, Facebook'ta  Antalya Kitap Grubu adlı grubumuzda bir hekim arkadaş paylaşmış.  Çok duygulandım. Siz de duygulanın bakalım;


ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER ?! ;
Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı....
-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?
- Zafer, Konya’nın plakası kaç?
Hepsini yanıtlıyorum.
Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:
-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?
Şaşırıyorum.
- O nasıl soru Kerim Amca?
Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor. “Bak,” diyor. “Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.”
Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:
- Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?
Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:
Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu.
Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.
1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.
Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş.
Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok. Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.
İkisi de başarmıştır. Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı'nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte…
Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.
İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…
Babam, öykünün sonun şöyle bağladı:
BAK OĞLUM, KÖYDEN ON YUMURTAYLA ÇIKAN İKİ ÇOCUĞUN ÖĞRETMEN, SUBAY, MÜHENDİS, MİLLETVEKİLİ HATTA CUMHURBAŞKANI OLABİLDİĞİ YÖNETİME CUMHURİYET DENİR !!!???...

4 Eylül 2013 Çarşamba

Metrodaki Kemancı



Soğuk bir Ocak sabahı, bir adam Washington DC'de bir metro istasyonunda, kemanla 45 dakika boyunca altı Bach eseri çalar. Bu süre içinde, çoğu işe yetişme telaşındaki yaklaşık bin kişi kemancının önünden geçip, gider. 

Kemancı çalmaya başladıktan ancak üç dakika kadar sonra, ilk kez orta yaşlı bir adam kemancıyı fark edip, yavaşlar ve birkaç saniye sonra da gitmek zorunda olduğu yere yetişmek üzere yine hızla yoluna devam eder. 

Kemancı ilk bir dolar bahşişini bundan bir dakika kadar sonra alır. Bir kadın yürümesine ara vermeksizin parayı kemancının önüne koyduğu kaba atarak, hızla geçer, gider. Birkaç dakika sonra, bir başka adam duraklayıp, eğilerek dinlemeye başlar ancak saatine göz attığında işe geç kalmamak için acele ettiğini belirten ifadelerle hızla yoluna devam eder. 

En fazla dikkatle duran ise üç yaşlarında bir oğlan çocuğu olur. Annesinin çekiştirmelerine rağmen, çocuk önünde durur ve dikkatle kemancıya bakar. En sonunda annesi daha hızlı, çekiştirerek çocuğu yürümeye zorlar. Oğlan arkasına dönüp dönüp kemancıya bakarak, çaresizce annesinin peşinden gider. Buna benzer şekilde birkaç çocuk daha olur ve hepsi de anne, babaları tarafından yürümeye devam için zorlanarak, uzaklaştırılırlar. 

Çaldığı 45 dakika boyunca kemancının önünde sadece 6 kişi, çok kısa bir süre durur. 20 kişi duraklamadan, yürümeye devam ederek, para verir. Kemancı çaldığı süre içinde 32 dolar toplar. Çalmayı bitirdiğinde ise sessizlik hâkim olur ve kimse onun durduğunu fark etmez, alkışlamaz. 

Hiç kimse onun dünyanın en iyi kemancısı Joshua Bell olduğunu ve elindeki 3,5 milyon dolarlık kemanla, yazılmış en karmaşık eserleri çaldığını anlamaz. Oysa Joshua Bell'in metrodaki bu mini konserinden iki gün önce Boston'da verdiği konser biletleri ortalama 100 dolara satılmıştı... 

Bu gerçek bir hikâyedir ve Joshua Bell'in öylesine bir kılıkla metroda keman çalması, Washington Post gazetesi tarafından algılama, keyif alma ve öncelikler üzerine yapılan bir sosyal deney gereği kurgulanmıştır. 

Sorgulanan şeyler; sıradan bir yerde, uygunsuz bir saatte güzelliği algılayabiliyor muyuz? Durup ondan keyif alıyor muyuz? Beklenmedik bir ortamda, bir yeteneği tanıyabiliyor muyuz idi? 

SÖZÜN ÖZÜ: Dünyanın en iyi müzisyeni, dünyadaki en iyi müziği çalarken, önünde durup, dinleyecek bir dakikamız dahi yoksa başka neleri kaçırıyoruz acaba? 

1 Haziran 2013 Cumartesi




Canımdan çok sevdiğim ülkemde vatansever insanlar bu durumda iken yazılarıma ve paylaşımlarıma ara veriyorum. Dilerim en kısa zamanda ilahi adalet  gerçekleşir.

Not: Twitter ve Facebook sayfalarımda sadece ülke gündemi ile ilgili takiplerimi yapmakta, mesaj ve paylaşımlarıma devam etmekteyim.

2 Nisan 2013 Salı

12 Aralık 2011 Pazartesi

Ülkemde neler oluyor?



Bu yazı başlığı, bir gazeteci edası ile atılmış bir başlık değil sevgili okurlar. Yani neler olduğunu aktarmak amacı ile yazmadım. Tam tersi  olup biteni  izleyip bu uygulamaların  bizleri nereye götüreceğini bilememenin verdiği kaygıyı anlatan bir  başlık bu...

Şimdi yine soruyorum; '' Ülkemde  neler oluyor?''

2012'de okullarda  zorunlu Arapça dersleri başlatılıyormuş. Bilen varsa  söylesin, bu  gerekli mi? Gerekli ise  yararı ne olacak?  Ulusça  tek  eksiğimiz  Arapçayı iyi bilmememiz mi?

Ya  din görevlisi olarak atanacak derin dini bilgisi olan melleler (mollalar)  konusuna ne diyorsunuz? Az önce ana haber bültenlerinde  açıkladılar. 1000 kişilik  bir kadro açılmış ve bu  kadrolara yeterli dini bilgisi olan  kişiler, sınavla!!! atanacaklarmış. Gereğinden fazla İmam Hatip lisesine sahip bir ülkede bir  de alaylı din adamları devlet  kadrolarında  çalışacaklar.  Bunun  mantığını, gerekçesini anlayan varsa  lütfen bana da anlatsın.

Bir  de  Atatürk'ün emri ile kurulan ve  bu güne dek Meclis'in koruma görevini  yapan Muhafız Taburu'nun  artık gerekli olmadığına karar verilmiş. Bundan böyle bu görevi Muhafız Taburu askerleri  değil de polis  ve özel güvenlikçiler yapacaklarmış. Böyle bir  birimin  şimdiye dek  görevini  en iyi şekilde yapması bir yana sembolik  olarak da  bir ağırlığı olduğunu düşünüyorum. Layıkı ile kutlanmayan Cumhuriyet Bayramı'ndan sonra  bu tür  değişiklikler beni  çok rahatsız etti  doğrusu..Atatürk'ün  bıraktıklarının izlerini  silme çabası gibi algılamam gereksiz bir  kuruntu mu dersiniz?

Lütfen  siz  söyleyin, bu olanların  amacı  nedir? Ben  anlayamıyorum  doğrusu..

30 Mart 2011 Çarşamba

Çocuk Cinayetleri ve Diğer Vahşet Örnekleri


Gazete ''Türkiye cinnetin eşiğinde!''  diye  başlık  atmış  habere.  Bence yanlış;  bu  cinnetin ta  kendisi. İnsanlar küçücük  çocuklara  düşünmesi  bile  korkunç  gelen işkenceleri  yapıp  öldürüyorlar. Ülkenin  dört  bir  yanından işkence  görmüş, tecavüz edilmiş, parçalanmış cesetler  fışkırıyor  adeta. Dayak,  saldırı, yaralama  olayları  sıradanlaştı. Hukukçular, sosyologlar, psikologlar bir  şeyler  söylüyorlar ama gün  geçmiyor  ki,  bir  öncekinden  daha  vahşisi  haber  olarak  karşımıza  çıkmasın!  Bütün  bu  olaylar  toplumsal ve kişisel  sorunların  en  büyük  boyuttaki  çığlıkları.  Böyle  bir  dünyaya doğmak  belki  de  en  büyük  talihsizlik.

Peki  hiç  mi  yapılacak  bir  şey  yok? İnsanlar  ben  merkezci  olmaktan vaz  geçip  birbirine  biraz  daha  fazla  değer  verse, çevrede  olup  bitenlerle  daha ilgili  olsa, örneğin anne,  baba,  öğretmen, akraba, komşu  sıfatları  ile  daha  fazla  sorumluluk  alıp  gözünü  biraz  daha  açık  tutsa,  eğitim  kurumları  çok  daha  sıkı bir eğitim  politikası  ile  sadece  kafaları  ezberlenmiş  bilgilerle  dolu  insan  modeli için değil, ahlaki  değerleri  olan, insan  ve  doğa  sevgisi  ile  beslenen  bireyler  hedeflese,
Okullardaki  rehberlik  faaliyetleri  göstermelik  olmasa, toplum  içindeki  hasta  ruhlu  insanların  farkına  varılıp gereken  yaptırımlar  uygulanabilse; tedavi  gerekiyorsa  tedavi,  cezalandırma  gerekiyorsa  yargı  uygulamaları belli  bir  sistem  oluşturularak doğru  ve  zamanında   yapılabilse.. Bunun  için  mağdurlara, sıkıntı  içinde olanlara, taciz görenlere  kulak  verecek,  hatta  onları durumlarını  anlatmaya  teşvik  edecek  sağlam kurum ve  kuruluşların  birimleri  toplumun  her köşesinde  görev  başında  olsa...
''Yapılsa,  olsa''  diye  uzayıp  gider  bu  liste... Gider  de,  bunların  gerçekleştirilmesi  gerçekten  ütopya  mı?  Unutmamalı  ki, bir  toplumda  bu  tür  sorunlar  varsa,  kimse  kendini  ve  çocuklarını  güvende  sanmasın. Herkes gazetelerde,  tv'de dehşet  içinde okuduğumuz,  izlediğimiz  bu  olayların  kurbanı olabilir. Bunun  bilincinde  olarak  toplumca  hassas  davranmalıyız. Bizler rahatsızlığımızı, acımızı  ve kaygılarımızı  ne  kadar    dile  getirirsek  o  kadar önemsenir  bu  sorunlar  ve  çözüm  arayışı  ancak  o  zaman ciddi  anlamda ele  alınır.