9 Eylül 2017 Cumartesi

Blogda Teknik Sorunlar Var!



Çok değer verdiğim dostlardan gelen yorum ve yorum yanıtlarını görünce sevinerek onayladım.. Ancak ne oldu dersiniz? Yok oldular!!! Üzgünüm...

3 Eylül 2017 Pazar

Muhteşem Gelin Pasta


Yumuşacık, ipeksi, kıvamı mükemmel bir pasta  yemek isterseniz deneyin.

Malzemeler
Muhallebisi için:
5 su bardağı süt
3 kaşık un
3 kaşık nişasta
1 paket şekerli vanilya
1 çay bardağı şeker
1 poşet krem şanti
Üzeri için kıyılmış bitter çikolata

Pandispanya için:
5 yumurta
1 su bardağı süt
1 su bardağından  bir parmak eksik şeker
1 su bardağı eritilmiş tereyağı, sıvı yağ karışımı (yarı yarıya)
1,5 su bardağı un
3 yemek kaşığı kakao
1 paket vanilya

Yapılışı:
Önce muhallebiyi pişirip soğumaya bırakmak gerekiyor. Krem şanti dışındaki malzemeler soğuk sütle birleştirilip karıştırılarak orta ateşte pişirilir. Pürüzsüz bir muhallebi için karıştırma önemli. Kaynamadan sonra  altı kısılıp bir kaç dakika daha pişirilip soğumaya bırakılır. Ilıyınca  krem şanti eklenip iyice  yedirilir ve streç filmle kapatılıp buz dolabında bekletilir.

Pandispanya için yumurtalar ve şeker önce bir dakika yavaş, sonra  4 dakika da hızlı olarak çırpılır. Yağ ve süt eklenir. Kabartama tozu, vanilya ve kakao ile birlikte elenmiş  un eklenip çırpılmış yumurtalara katılır. Ben bu aşamada mikserin çırpıcı ucunu  çıkarıp  hamur karıştırıcı ucu taktım. Çünkü sadece  unun  sıvılara yedirilmesi gerekiyor. Çırpma işlemine devam edilirse  pandispanyanın  sıkı olma olasılığı var. Yağlı kağıt  serilmiş dikdörtgen tepsiye  dökerek 170 dereceye ayarlanmış ve  beş dakika kadar ısıtılmış fırında  35 dakika pişirilir.  Pandispanya soğuyunca boylamasına  üçe kesilir. Katların arasına  muhallebi sürülür. En üste daha bol yayılarak kıyılmış bitter çikolata ile  süslenir ve buz dolabında  dört beş saat  dinlendirilir. Afiyetler olsun!

17 Ağustos 2017 Perşembe

Bahçe Ürünü İcir Pestili


Bu yıl bahçemizdeki incir ağacı harika meyveler verdi. Bol ve tatlı incirleri çok çabuk  tüketmek gerekir. Çünkü sıcakta derhal bozulur, kurtlanıp böceklenir. Komşularla da paylaşamıyoruz, herkesin incir ağaçları var.







Bu değerli meyveyi ziyan etmeye içim elvermedi. Facebook'ta kurduğum Bahçe Meraklıları grubunun  üyelerinden Sadet Hanım'ın yapıp grup sayfasında  paylaştığı incir pestilleri bana ilham verdi.  İlk  etapta 3kg kadar incir toplayıp ilk partiyi yaptım. Sadet Hanım'ın tarifine birazcık kendimce eklemeler yaptım. Şöyle ki; Soyduğum incirlere parlaklık ve kışa kadar dayanıklılık sağlasın diye kg başına 3 çorba kaşığı şeker ekledim. Yine kg başına  1 kaşık da nişasta ekleyip orta ateşte karıştırarak pişirdim. Kaynayınca  altını kısarak 10 dakika daha pişirip  el blenderından geçirdim. Fırın tepsilerinin altına yağlı kâğıt sererek kağıdı  su ile ıslattım. Muhallebi kıvamındaki kaynamış incir karışımını incecik olacak şekilde tepsilere yaydım. Üzerlerini  bir tülbentle örtüp güneşte kurumaya bıraktım. Bizim yakıcı güneşimizde beş günde kurudu.  Kağıttan çıkarma aşamasında kağıt yerine  ince bez ya da tülbent kullanmadığıma pişman oldum. Kağıdı özellikle kenar kısımlarda çıkarmak zor oldu. Bunu yaşayıp da öğrenmenin adı  deneyim. Bu deneyimimi de aktarmış oldum.  Rulolar yapıp  sunum ve tadına bakmak işin en zevkli kısmı. Üç kg incirden üç  fırın tepsisi oldu. Kışa saklayacak kadar olmasa da incirler  çöpe gitmemiş oldu. Ertesi gün  2kg. daha incir toplayıp ikinci partiyi yaptım. Bu kez bir bardak susamı fırınlayıp son aşamada pestile karıştırdım. Böylece geçen yıldan kalan susamları değerlendirmiş oldum. Susamlı pestilin lezzeti çok güzel oldu. Ancak kuruması biraz daha uzun sürdü. Pestil yapmayı  denemediyseniz deneyin.

6 Ağustos 2017 Pazar

Terk Edilmiş Ev

Terk edilmiş evler beni  hep etkilemiştir. Bir zamanlar renkli yaşamların yuvası olmuş, kim bilir hangi nedenle ve  en çok da o kaçınılmaz son ile yapayalnız, kimsesiz kalmış evler.. Bu belgesel  tadındaki  fotoğraf karelerini görünce alıntıya itibar etmeme kuralımı  bir kenara bırakıp  sizlerle paylaşıyorum.
Yıllardır kimsenin dokunmadığı ev!
Dünya üzerinde çok fazla terk edilmiş mülk bulunuyor. Japonya'da çürümeye bırakılan tema parkı veya 1930'lu yıllarda ünlenen Doğu Ekspresi hatta Mike Tyson'ın Ohio konutu bile zaman içinde terk edildi. 


Terk edilen evlerde sonuç genellikle ürkütücü oluyor. Yabani otlarla kaplanan, rutubetlenen ve çürüyen evler...


Fotoğrafçı Maikal Brant, terk edilmiş evleri çektiği bir koleksiyon yapıyor. Brant'ın makinesinden çıkan evlerden birini sizler için seçtik.

 Terk edilmiş bu evde resim çerçevesine kadar her şey yerli yerinde duruyor.


Kalkan duvar kağıtları, örümcek ağları veya tozlanmış zeminleri tabi ki inkar etmiyoruz fakat kesinlikle gördüğümüz en iyi terk edilmiş evlerden birisi.

 Yastıklar ve yorganlar her zamanki yerinde muntazam bir şekilde dursa da üstlerinde uyumak pek mümkün gibi görünmüyor.

Evin dekorasyonu da oldukça zarif bir şekilde yapılmış.

 Yıllara meydan okuyan bu ev hala çok güzel.





1 Ağustos 2017 Salı

Sade Yaşam, Huzurlu Yaşam!


Sevgili Dostlar,
 Bir önceki paylaşımımda ''Sanılanın Aksine Satın Aldıkça Daha Mutlu Olmuyoruz''  başlıklı harika yazı ile bu konuyu ele almıştım. Kaynağını bilmediğim bu yazı muhtemelen bir çeviriydi ama evrensel bir sorunu ele aldığı için bana fazlası ile hitap ediyordu. Uzunca bir süre  bloğa dönüp bakmadığım için gelen yorumlardan haberim olmamıştı.  Dün gördüm ki, oldukça ilgi görmüş. Çok yararlı olabilecek görüşler içeren mesajlar yazılmış. O halde bu önemli konu burada kalmasın ve kendi  yaşamlarımıza uyarlayıp bazı çıkarımlarda bulunalım istedim.  Çünkü böyle önemli bir konu alıntı yazılarla geçiştirilmemeli.
Sade ve az tüketime yönelik, az eşyalı bir yaşam tarzı için herkesin farklı nedenleri olabilir. Yaşam koşullarımız, şehrimiz, ülkemiz farklı olabilir. Kimimiz çevre bilinci nedeni ile, kimimiz  istifçiliğe yönelik bir tv. belgeseli izleyip etkilendiği için, kimimiz de daha az yorulup daha çok  tasarruf etmek için sadeleşmeye ilgi duyuyor olabilir. Bende bunların hepsi var. Sonuçta amacımız iç huzuru içinde daha rahat yaşamak ise bunun yollarını kendimize göre bulmamız lazım. Ben de kendimden örneklerle durumu gözden geçirmeye karar verdim:

Şu günlerde evimin  bir bölümünde yenileme çalışmaları sürüyor. Mutfağımı daha kullanışlı ve ferah bir ortam yapma çabası içindeyim. Bu zor ve külfetli iş benim için gereksiz  eşya ve araçları görüp onlardan kurtulmam için iyi bir fırsat oldu. Burada detaya girip yazıyı fazla uzatmayacağım ama emin olun kullanılmayan ya da az kullanılan çok ama pek çok şeye sahibiz. Bunların bizimle yaşam alanlarımızı işgal etmeleri  temizlik, düzen ve göz estetiği yönünden  büyük rahatsızlık nedeni. Alırken harcadığımz paralar ayrıca iç sızlatıcı bir durum. Yenileme işi bitince kesin kararlıyım, mutfağımda gereksiz bir  bardak ya da fincan dahi olmayacak. Sonra da  sıra  evin diğer bölümlerine gelecek.

Çoğumuzun hiç kullanmadığı ya da  çok az kullandığı ne çok eşyası var kim bilir.. 80-100 parçalık yemek takımları, gardroplar dolusu giysiler, onlarca ayakkabılar  vs. vs.  Bendekileri saysam utanç içinde kalırım. Geç kalmış olsam da sistemli bir şekilde hepsi gidecek. Kışa kadar bu sorunu çözüp sade ve huzurlu olacağını düşündüğüm yeni yaşamıma adım adım ulaşmayı planlıyorum. Bunu şöyle ya da böyle yapacağım diye kesin kurallar koymuyorum ama kafamda bazı yöntemler oluşmaya başladı. Mutfak yenileme  işinden  dolayı biz mutfaktan başlıyoruz. Mutfağımı gereksiz eşyalardan dolayısı ile kalabalıktan arınmış, aradığımı bir çırpıda bulabileceğim duruma getirdikten sonra sanırım giysi dolaplarına el atacağım. Zaten bunu her yıl  az çok yapıyor, giyilmeyen ya da az giyilenleri elden çıkarıyorum. Bu yıl biraz daha dikkatli yapacağım. Sonra ev tekstili ile ilgili azaltmalarım olacak. Gerçekten  düzenli olarak kullandığım çarşaflar, nevresimler, örtüler,  masa örtüleri elimin altında tutup  diğerlerini alt kattaki depo odama yaptıracağım raflara koymayı düşünüyorum. Çünkü örtü türü şeylerin eskisi de yenisi de  her an lazım olabiliyor. Özellikle patilileri olan evlerde. Kendimi kaptırıp  her şeyi  elden çıkarırsam lazım olunca bulma sıkıntısı  doğabilir. Buna özen göstermeli. Önümdeki üç aylık planda sözünü ettiğim depoyu da gereksiz  yere saklanan eşyalardan  arındırma projem var. İstifçilerin evi gibi her  saklanılan eşyayı tek tek elden geçirip elemeye  kalkarsam başarısız olabilirim. Bunun yerine  bana  gerçekten gerekli olan mangal, bahçe şemsiyesi, şövalem, dikiş malzemelerim, evin artan boyaları ve  alet edevatın  listesini çıkarıp geri kalan her şeyi gözden çıkarmam gerekiyor. Örneğin kullanılmayan elektrik sobaları, nesli kesilmiş fayans artıkları, koliler dolusu kitaplar...

Bir de onarılır ve kullanılır diye depoda bir köşede duran aletler var. Üç yıldır ne onarıldılar ne de kullanıldılar. Vantilatör, eski bir şofben vs. Bunların artık hiç bir şansı yok bu evde.

Son yıllarda iyice farkında olduğum bir  durum  daha var: Evimi seven ve dekorasyon konusuna önem veren biri olarak  bazı ev aksesuarlarımız biraz fazlaca. Bunlar mevsimlere ve özel günlere göre  değişiyor, azalıp çoğalabiliyor.  Kendimce güzel ve zevkli şeyler ama tozlarının alınması,  yerleştirilmesi hiç de kolay değil. Kışın bazılarını ambalajlayıp  karton kutulara yerleştirdim ve depoya koydum.  Yine de epeyce bu tarz ıvır zıvırımız var. O halde çoğu ortada olmamalı ve  depoda   kolay ulaşabileceğim raflarda ruh halime göre  dönüşümlü olarak kullanılmalı. Kalabalık gruplar halinde değil. Ne demiş bilge büyükler; eşyanın  kölesi değil efendisi olun. Onlar sizi kullanmasın, siz onları kullanın.
Tabii ki iş  sadece elimizdeki fazlalıklardan kurtulmakla  bitmiyor. Aslında asıl sorun satın alma evresinde başlıyor. Alış veriş alışkanlıklarımızı ciddi olarak gözden geçirip neleri  doğru neleri yanlış yaptığımızı kavramalıyız. Çok donanımlı aletlerin sadece bir kaç işlevini kullanıyorsak onca fark ödemeye değer mi? Kocaman bir evin sadece bir kaç odasını, iki banyonun sadece birini kullanıyorsak fiyatı üçe dörde katlayan, bu özellikler  için yıllarca banka  kredisi ödemeye değer mi? Benim tanıdığım, böyle evler için ya da üstün donanımlı arabalar için ömrünü yiyip tam ulaşınca ağır hastalıklarla mücadele eden ya da maalesef yaşamını kaybeden insanlar var. Eminim sizin de vardır.
Azla yetinip tam da ihtiyacına göre mal edinen, enerjisini ve zamanını borçla boğuşmak yerine yaşadığı yeri keyfince düzenlemek için  harcamak daha mantıklı değil mi? Ya da bankaları  zengin etmek yerine olanaklar dahilinde tatile çıkmak, gezmek, tozmak..

Az eşya ve her şeyin daha azı ile yaşamanın  önemli bir karar olduğunu, uygulanabilmesi için kararlı olmanın ise ilk koşul olduğunun bilincindeyim.  Bana  nefes alma ve daha az  yorulma şansı olduğunun da  farkındayım.  Bu anlattıklarım benim koşullarıma göre uygulamayı düşündüğüm bir proje.  Sizler de kendi koşullarınızı gözden geçirip  nelere  ihtiyacınız olup neleri gereksiz yere bulundurduğunuzu belirleyebilirsiniz. Unutmamalı; gereksiz her eşya  enerjimizi, ortamımızı, zamanımızı bizden çalıyor.  Bir de bizim ihtiyacımız olmadığını anlayıp gözden çıkardığımız eşyalara gerçekten gereksinim duyan insanlar olduğunu düşününce onların duyacağı mutluluk için bile bu fazlalıkları vermek iyi olur diyorum. Tüm dostlara  selamlar.

25 Temmuz 2017 Salı

Sanılanın Aksine Satın Aldıkça Mutlu Olmuyoruz!


Bu yazıyı bir arkadaşım kaynak belirtmeden  okumam için göndermiş. Fazlası ile katıldığım  görüşler ve tavsiyeler içerdiği için  güncemde de bulunsun istedim.

Amerika'da son alışveriş trendi: Alışveriş yapmamak!
Hatta eldeki mallardan da kurtulup, hayatı sadeleştirmek! Kriz sonrası, çalışanlar, gelirlerinin daha büyük bir bölümünü harcamayıp biriktirmeye başlayınca, ABD'li üreticilerin etekleri tutuşmuş! Şu ara yapılan çoğu tüketici araştırmaları "Bu adamlar ne satın alırlarsa mutlu olurlar?" la ilgili.
Ortaya çıkmış ki bir servis almak, mal almaktan daha faydalı insan doğasına.
Yani bir ayakkabı yerine kutu oyunu, pahalı bir çanta yerine spor salonu üyeliği, araba yerine seyahat, ruj yerine sinema bileti, insanları daha mutlu ediyor!
Bir tecrübe satın almak, kişiye daha yoğun ve uzun süreli bir tatmin sağlıyor.
Üstelik; mal edinmenin mutluluk getirmediğini öğrenen 'dünyanın en çok satın alan halkı', kocaman otomobillerini, dört oda bir salon evlerini, 48 parçalık yemek takımlarını, doğrayan parçalayan karıştıran onlarca mutfak aletlerini satıp, ayrı bir oda haline gelmiş gardıroplar dolusu giysilerini fakirlere bağışlayıp hayatlarını sadeleştiriyor.
Bazı aileler 40 metrekare bir evde, dört tabak, dört bardakla ve işe bisikletle gidip gelerek yaşamanın onları hiç olmadıkları kadar mesut ettiğini iddia ediyor. Bu esnada biriktirdikleri parayı yoga derslerine ve tatillere harcıyorlar.
100 Eşyayla Yaşamaya Davet!
Bir internet sitesi, tüketicileri sadece ve sadece 100 adet kişisel eşyayla yaşamaya davet ediyor! Yani kıyafet, kozmetik, ayakkabı, kitap, kalem, her şey toplam 100 parça edecek. Sitenin çağrısı büyük ilgi görüyor ve internet kullanıcılarından hatırı sayılır sayıda bir grup, kişisel eşyalarını hayır derneklerine bağışlayıp hayatlarındaki kalabalıktan kurtuluyor.
Hikâye psikologlara göre şu: İnsanlar, iyi ya da berbat, yaşamlarındaki tüm değişikliklere çabucak alışıyor ve doğalarında var olan sabit mutluluk seviyesine bir an önce ulaşmaya çalışıyorlar.
Ebeveynlerinden birini kaybeden bir insanın bir süre sonra eski mutluluk ve neşesine kavuşması da bu yüzden, yalı alanın birkaç yıl sonra yalıda oturmayı kanıksayıp eskisi kadar 'mutsuz' olması da! Yani para mutluluk getirmiyor denemez ama, parayla satın alınan mallar mutluluk getirmiyor!
Şan dersleri, seyahatler, piknikler, tiyatro oyunları filansa başka!
Farklı tecrübeler hayatı zenginleştirip memnuniyeti yükseltiyor! Los Angeles'li filmci Roko Belic dünyayı dolaşıp "Happy - Mutlu" isimli bir belgesel üzerinde çalışıyor.
New York Times gazetesinin haberine göre San Fransisco'nun kalburüstü semtlerinden birindeki evini bırakıp, hayatını tamamen değiştirip, Malibu plajında bir karavana taşınmış! Haftada üç dört gün sörf yapabildiği için şu anda ufacık karavanda çok daha mutlu bir hayat yaşadığını anlatmış.
Avucunuzu Açmayı Denediniz mi?
Asya'da maymun yakalamak için kullanılan bir çeşit tuzak vardır:
Bir Hindistan cevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistan cevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı büyüklüktedir. Yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır. Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde maymun çılgına döner, ama kaçamaz. Aslında bu maymunu tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece, kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey, elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açgözlülüğü o kadar güçlüdür ki, bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.
Bizleri de tuzağa düşüren ve orada kalmamıza neden olan şey, arzularımız ve zihnimizde onlara bağımlı oluşumuzdur. Tüm yapmamız gereken; elimizi açıp benliğimizi, bağımlı olduğumuz şeyleri serbest bırakmak ve dolayısıyla özgür olmaktır! Bu örnekle benzeştirirsek; ben, sahip olduğumuzu düşündüğümüz her şeyin bizim için birer tuzak olduğunu fark etmediğimizi düşünüyorum:
-- Çoğunlukla konuşmaktan fazla bir özelliğini kullanmadığımız son model cep telefonlarına sahip olmak,
-- Ortalama 15 m2´sini kullandığımız ama kullandığımız alandan 10-20 kat büyük evlere sahip olmak,
-- Belki bir kez giydikten sonra çok uzun sure dolabımızın bir köşesinde unuttuğumuz günün modasına uygun giysilere sahip olmak,
-- Okumadığımız kitaplara sahip olmak,
--Asla kadranın gösterdiği sürate ulaşamayacağımız en süratli arabaya sahip olmak,
-- Bize günde 3-5 kez zamanı, başkalarına sürekli zenginliğimizi gösteren kol saatlerine sahip olmak,
-- Vakit bulup gidilemeyen, gidilse bile dinlendirmekten çok uzak; tabiri caizse yorgunluktan haşatımızı çıkaracak deniz kenarına yakın bir yazlık, bir dinlence evine sahip olmak,
-- Oturmadığımız koltuk takımları, izlemediğimiz dev ekran televizyonlar; kullanmadığımız, faydalanmadığımız daha nelere sahip olmak...
Ya da sahip olduğumuzu sanmak...
-- Sadece çevre olsun diye bulunduğumuz ortamlar ve arkadaşlıklar!
O maymun gibi; avucumuzda tuttuğumuz sürece (faydalanamasak bile) sahip olduğumuzu sanmıyor muyuz? Ve ancak parmaklarımızı gevşetip bunlardan vazgeçtiğimiz zaman gerçekten özgür olup tüm yeteneklerimizi kullanabilir hale gelmeyecek miyiz?
Aslında biz bu dünyaya sahip olmaya değil, şahit olmaya gelmişiz.

"

15 Temmuz 2017 Cumartesi

On Yumurta Kaç Öğretmen Eder?


Öyküyü, Facebook'ta  Antalya Kitap Grubu adlı grubumuzda bir hekim arkadaş paylaşmış.  Çok duygulandım. Siz de duygulanın bakalım;


ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER ?! ;
Daha ilkokuldayım. Evde telefon çaldı. Koştum, açtım. Babamın okul arkadaşı Kerim amca. O da babam gibi öğretmen. Çocukluğumuzun öğretmenleri işte… İki söz arasında hemen birkaç soru, her fırsatta öğretmenliği yaşıyor ve yapıyor. Telefonda hemen sınav başladı....
-Zafer, İstiklâl Marşımızı kim bestelemiştir?
- Zafer, Konya’nın plakası kaç?
Hepsini yanıtlıyorum.
Ardından o zaman bana çok garip gelen bir soru geliyor:
-Zafer, ON YUMURTA KAÇ ÖĞRETMEN EDER?
Şaşırıyorum.
- O nasıl soru Kerim Amca?
Kerim Amca telefonda uzun uzun gülüyor. “Bak,” diyor. “Okulun akıllısı Zafer. Yanıtını bilmediğin bir soru buldum işte. Şimdi telefonu babana ver. Sonra da babana sor. O sana yanıtını verir.”
Babamla Kerim Amcamın telefon görüşmesi bitince, babama soruyorum:
- Baba, Kerim Amcam sordu. On yumurta kaç öğretmen eder?
Babam da gülmeye başlıyor. Ardından, gülerek başlayan, ama bittiğinde ikimizin de gözyaşlarıyla yıkanan aşağıdaki öyküyü anlatıyor:
Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinin yaklaşık yirmi kilometre güneyinde yan yana iki orman köyü vardır. Boşnakköy ve Armutlu.
Her iki köyde de hayat zor, insanları yoksuldur.
1950 yılının güneşli bir Temmuz sabahında, bu iki köyün en çalışkan iki öğrencisi Ali ve Kerim, birkaç yıl içinde öğretmen okullarına dönüşecek olan Köy Enstitüsü sınavına katılmak için ilçe merkezine yola çıkarlar. Tabii yürüyerek.
Ali’nin elinde küçük bir sepet ve sepetin içinde on tane yumurta var. Evde para olmadığından, annesi ilçede satıp, sınav için lâzım olacak kalem, silgi gibi ihtiyaçları alması için bu on yumurtayı, biraz kendi evinden, biraz da komşulardan toplayarak Ali’ye vermiş.
Kerim’in ailesi daha da fakir olduğundan, Kerim’de o da yok. Yaklaşık yirmi kilometre yolu yürüyerek ilçe merkezine ulaşıp, hemen bir bakkala giriyor ve on yumurtayı satarak bir kalem ve bir silgi alıyorlar. Kalemi de, silgiyi de ikiye bölerek paylaşıyor ve sınava giriyorlar.
İkisi de başarmıştır. Ancak bilmedikleri bir şey var. Sınav iki gün. Bu iki küçük köylü çocuk, sınava girip akşama köylerine dönmeyi düşünürken, şimdi Hükümet Konağı'nın önünde, neredeyse ağlamaklı geceyi nerede geçireceklerini bilmeden, bir aşağı, bir yukarı yürümekte…
Cadde üzerindeki evlerden birinde, bu iki köylü çocuğa merakla bakan bir kadın onları eve çağırır. Durumu öğrenince onları doyurur. Akşama eşi de işten gelir ve çocukları o gece misafir ederler.
İkinci gün de sınav başarılıdır. Birkaç ay sonra Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsüne kayıt ve ardından şanla şerefle geçen otuz yılı aşkın öğretmenlik yaşamı…
Babam, öykünün sonun şöyle bağladı:
BAK OĞLUM, KÖYDEN ON YUMURTAYLA ÇIKAN İKİ ÇOCUĞUN ÖĞRETMEN, SUBAY, MÜHENDİS, MİLLETVEKİLİ HATTA CUMHURBAŞKANI OLABİLDİĞİ YÖNETİME CUMHURİYET DENİR !!!???...

12 Temmuz 2017 Çarşamba

Yeni Bahçe Projem



Yeni Bahçe Projemin İpuçları
Çok sevdiğim, özellikle bahçe ile ilgili bölümlerine bayıldığım bir site var. http://www.goodshomedesign.com
İlham verici projeleri pek çok. Bunların içinde uygulanabilir olanları özellikle inceliyor, sizlerle de paylaşıyorum. Bir bahçenin güzel görünümlü ve kullanışlı olması için ayrıntıları iyi yakalayıp kendimize uygun olanları seçmemiz lazım. Bir düzenlemeyi aynen uygulamaya çalışmak yerine kendi buluşlarımı ve hayal gücümü, etrafımdaki ulaşılabilir malzemeyi de katarak kendime özel alanlar oluşturmayı seviyorum. Ben de bunu yapmaya çalışıyorum. Beğendiğim bir projeyi inceleyip kendi iklimimize uygunsa bitkilerin aynısını ya da benzerlerini seçmeye özen gösteriyorum. Aşağıda küçük bahçeler için bir peyzaj örneği verilmiş. Burada dikkat ederseniz iki çarpıcı unsur var: Ön plandaki düzgün çim ve bordür olarak kullanılmış doğal taşlar. Ben de ön bahçemi düzenlerken bu iki unsuru mutlaka kullanacağım. Harika bir köy tarzı bahçe oluşmuş. Bitki seçimini ise elbette burada sorunsuzca yetişenlerden yapacağım. Deneyimlerime göre birden büyüyüp aşırı yer kaplayan bitkiler önlerde çok göz yoruyor. Bodur çalıları ve kaya bahçesi bitkilerini ön planda tutup duvar diplerinde Gauraları ve Glayölleri değerlendirmeyi düşünüyorum. Bir de farklı çiçekleri dağınık dağınık iç içe dikmek yerine renk uyumlarına dikkat edip gruplar olarak dikeceğim. Örneğin Lilyumları ve Dahliaları renklerine göre ayrı ayrı kümeler olarak yetiştirmeyi düşünüyorum. Sonbahardan itibaren bahçemin yeni yüzünü aşama aşama sizlerle paylaşacağım.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Türkler Neden Mutsuz?

Ulus olarak bir yılda 36 milyon kutu antideprasan kullandığımızı biliyor muydunuz?  Bu,kayıtlara geçen yani Sağlık Bakanlığı'nın açıkladığı rakam..  Acaba bu  ilaçlar ne derece işe yarıyor?


GALLUP’un, 20015 yılında  arasında dünya çapında gerçekleştirdiği “mutluluk” araştırmasında Türkiye maalesef son  10 ülke içinde.  İnanmayanlar göz atabilir:

 http://www.hurriyet.com.tr/dunya-mutluluk-arastirmasinda-ilginc-sonuclar-28505502

Danimarkalıların yüzde 82 si kendisini “mutlu” olarak tanımlarken Türkiye’de bu oran sadece yüzde 13.

Yani durum şu: Mutsuzum, mutsuzsun, mutsuzuz.

Piyasalardaki onlarca kitap, insanları daha mutlu  daha sağlıklı yapmanın yollarını  açıkladığını iddia ediyor.  Belli ki, mutsuzluğumuz   insanların  zayıf olduğu yönlerini keşfedenler ve bundan para kazanmak isteyenler  için iyi bir kazanç alanı.

Okuduğum  bir makalede, bir uzman ( haydi adını da vereyim Dr. Tanju Sürmeli) “Türkler genellikle beyinlerinin ön bölümünü iyi kullanmıyor” diyor.
Ve devam ediyor:
''Dolayısıyla sabırsızlık, duygusallık, saldırganlık, motivasyonsuzluk, ani öfke patlamaları gibi iyi tanıdığımız özellikler ön planda.

Bu özelliklerin hiçbirinin mutlulukla yakından uzaktan ilgisi yok. 

Hepsi tek başlarına birer mutsuzluk kaynağı.

Türkiye’de insanlar hep bir kavga ortamında. Politika sahnesinde, medyada kavga olunca beyin negatif bir döngüden çıkamıyor” diyor.

Arkasından da önerilerini sıralayıp,  kendi geliştirdiği  yöntemlerden söz ediyor.. Ayrıca  bu konu ile ilgili  bir de kitap yazmış.

 Ben , ''bu kitap, o kitap diye tavsiyelerde bulunacak  konumda  değilim. Üstelik bu tür kitapların pek çoğunun okuruna değil de  maddi kazanç yolu ile yazarına  mutluluk verdiğini de düşünmüyor değilim.
Ancak mutsuzluklarımız konusunda  kafa yormamız gerektiğine  düşünüyorum. Yaşamın  zorlukları ile baş edebilme konusunda   her insanın yapabileceği bir şeyler olduğuna inananlardanım. Şahsen ben  kişilerin  hatta uzmanların ''Şöyle yapın, böyle yapın!'' tavsiyelerinden çok kendi mutsuzluğumuzun kaynağını  keşfedip  ona göre önlemler almamız  gerektiğini düşünüyorum. Bir de  başkalarının durum ve duygularını anlayabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Yani  ben merkezci olunca daha çok mutsuz oluyor insanoğlu.
Elbette, hayattan zevk alabilme  konusu  da önemli.. Bunu başarmak için kendimizi tanıyıp zaman ve çaba göstermemiz  gerekiyor. ''Zaman ve koşullar!''  dediğinizi duyar gibiyim.. Eee ne yapalım, emek olmadan başarı da olmuyor.
Gerektiğinde güvenilir bir uzmandan yardım almak  işe yarayabilir. Yine de iş  insanın kendi beyninde başlar ve biter gibi geliyor bana.


  Hepinize sağlıklı bir beden ve ruh diliyorum. Mutsuzluklar  hepimizden uzak  olsun.

7 Haziran 2017 Çarşamba

Sabah Yürüyüşümüz

Bu sabah sıcak bastırmadan Kara ile ormanın patikalarında yürüdük. Hemen her gün sabah erken saatlerde ve  diğer köpek kızlarımla da akşama doğru yaptığım  yürüyüşlerde, etrafı ilk kez görüyormuş gibi gözlemleyip keyif  aldığımı  fark ettim. Fazla söz etmeden görüntülerle sabah yürüyüşümüzün izlencelerini sunuyorum:






































6 Haziran 2017 Salı

Bahçe Meraklıları



Sevgili dostlar, ''Bahçe Meraklıları'' adı ile bir grup kurdum.
...Küçük, büyük fark etmez, bahçelerin bir yaşam tarzı olduğuna inanıyorsanız ve bahçenize zaman ayırabiliyorsanız ne mutlu size! Bahçeniz olmasa bile bir gün olabilir. Balkonunuzda, terasınızda bir şeyler yetiştirmeniz bile bu güzel hobinizi destekleyebilir. O halde grubumuza katılın ve oluşturduğunuz güzellikleri, deneyimlerinizi bizimle paylaşın.

Begonvilli Ev'in Begonvilleri





















Begonvil aşkım çok uzun yıllar öncesine dayanır. İlk yetiştirmem, bir Kıbrıs Seyahatimde, oradan aldığım  fideyi saksıya dikmemle başladı. Antalya'da  yedinci kattaki apartman dairemizin balkonunda fuşya rengi begonvillerimiz, koşulların elverdiğince büyümüş balkondan taşmaya başlamıştı. Aşağıdan apartmana bakanlar bu begonvillerden gözlerini alamıyordu. Daha sonra blog yazmaya başlayınca bloğuma  isim kaynağı olan begonviller işte bu begonvillerdir. Daha sonra  bahçeli bir evde oturmak kısmet oldu. Havuzunun etrafı  muhteşem  begonvillerle dolu güzel bir sitenin sakinlerinden olduk. Tabi ki bahçeye ilk diktiklerim, farklı  renklerdeki begonvillerdi. Diğer güzel  bitkilerle birlikte  bahçemiz sitenin en güzel bahçelerinden biriydi. Site yaşamının kısıtlamaları  patili canlarımız için  uygun olmadığı için, daha fazla özgürlük uğruna ve  şu an karşımda uzanan çam ormanının büyüsüne kapılarak  bu köy evini satın aldık. Bahçe berbat durumdaydı. Temizleyip  düzenlemeye çalıştık. Yine ilk dikilenler rengarenk  begonviller oldu.  Kış sonunda dikilen begonviller öyle bir  gelişip açtılar ki;  ''işte gerçek Begonvilli ev bu'' diye düşündüm.  Ne var ki begonvillerin ilk kışında  hepsi dondular.  Kış sonrası yeniden  fideler alıp diktim.  Bu kez önlem alıp korurum diye düşünüyordum. https://begonvilliev.blogspot.com.tr/search?q=begonvillerim
Hava  durumunu takip edip don beklenen gecelerde, begonvillerimi  eski çarşaflarla sardım. Sonuç: Hayal kırıklığı.  Tek canlı kalan  bu  fotoğraflarda kalan koyu mor, diğerlerine göre küçük çiçekleri olan  yerli cins tabir edilen begonvil oldu.  Zaten geldiğimizde  bahçede bakımsız halde bulmuştum onu. Artık  tüm dikkatimi ve sevgimi ona yoğunlaştırdım. Bakımını titizlikle yaptım. Kısa sürede toparlandı ve çok gelişti. İlk kez  balkon demirlerine  ulaştıkları gün  adeta  kutlama yaptım.  Duygularımı  bir yazı ile anlatmıştım.  https://begonvilliev.blogspot.com.tr/2015/12/begonvilimi-optum.html

Budamasını kendim yaptım. Bahçenin uygun yerlerine  yavrularını diktim.  Onlar da büyüyorlar. Çok soğuk günlerde  uç dalları  zarar görse de gayet güzel bir şekilde kışı atlatabiliyorlar.  Begonvillerimi çok seviyorum.

4 Haziran 2017 Pazar

Yaşamı Olduğu Gibi Kavrayabilme

Yaşam beklentilerden mi ibaret? ''Tabii ki değil'' demek isterdim.
Ama...
Bakıyorum da,  galiba öyle. Belki farkında değiliz ama her anımızda  bir şeylerin olmasını, gerçekleşmesini bekliyoruz. Bir şeylere kavuşmak odaklı yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısı ile hep ileri tarihler, sonraki günler oluyor aklımızda. Basitçe bir kaç örnek verecek olursak;
Şu okul bitse..
Oysa bunun gerçek anlamı şöyle: o bir an önce bitmesini istediğiniz  yıllar, ileride hayatınızın en güzel yılları olarak  anımsanacak. Benim gibi  epeyce yaş almış olanlar, lise, üniversite yıllarına ait fotoğraflara bakarken o duyguyu çok güçlü yaşarlar.
Çocuklar büyüse de rahat etsek.. Böyle bir isteği  dile getiren birine verilecek yanıtım şu: Avucunuzu yalarsınız. Neden mi?  Birincisi, onlar büyürken sizler  yerinizde saymayacaksınız. O bir an önce geçsin dediğiniz yıllar  aslında çocuğunuzun büyüyüşünü görmeyi doya doya yaşayacağınız, o yıllardaki enerjinizle bir takım zorluklarla kolayca baş edebileceğiniz  yaşlar. O özlediğiniz ileriki yıllarda ise belki boş zamanınız olacak ama enerjiniz de azalmış  olacak. Ayrıca büyük çocukların  aileye hiç sıkıntı vermemesi ütopik bir beklenti.  Ne yazık ki gerçek bu.
Şimdi daha yanı başımızdaki her an iç içe olduğumuz  beklenti türlerinden örnek vereceğim,
 Şu taksit(ler) bitse, bütçemiz  biraz daha  rahatlasa, biz de rahatlasak. Böyle diyorsanız çok safsınız. Eğer üst gelir  grubundan değilseniz taksit  sorununuz hep olacaktır. Ben böyle  gördüm, böyle yaşadım, yaşıyorum. Sistem sizi taksit taksit yolmak üzere düzenlenmiş. Aslında ederi çok daha düşük olan ve üstelik  gereksinim duyduğunuza inandırıldığınız ürünler  ya da hizmetler her türlü yöntem ve teknikle taksitle sizi kendine çekiyor.  Aslında ilk bir kaç taksitte  onun bedelini ödediğiniz halde taksitle  almanın bedelini daha aylar hatta yıllar boyu  ödemeye devam. Bir de sürekli yenilenen teknolojiyi düşünürsek, sizin taksitleriniz asla bitmez.  Ama asıl konumuz  taksit tuzağı  değil, taksitler bir bitse  düşüncesi ile kendinizi yiyip bitirmeniz. Bitirmeyin efendim. Sistemin dışında yaşayamayacağımıza göre taksitlerimiz olacaktır. İhtiyaçlarınızı iyi belirleyip gerekeni iyi bir araştırma ile uzun vadeli olarak düşünerek almakta yarar var. Stres yapmadan, tadını çıkara çıkara kullanın, ya da tüketin, değerini bilin ve başkalarının ne aldığı, ne kullandığı pek de umurunuzda olmasın. Taksit nasıl olsa biter de  arada çekilen sıkıntılar  sağlığınızda kalıcı hasarlar bırakabilir.
Örnekler çoğaltılabilir ama bu yazı da okunmayacak kadar uzun ve sıkıcı olur.  Ama  konu ile çok ilgili bir beklentiden söz etmeden  edemem;

En basitinden,  maaş günü gelse.. (Gelecek de ne olacak sa..) Maaş gününden sonra genel durumun değişmesi olası mı.. Yok öyle bir şey..  O halde mevcut olan  durumla baş etmenin  yollarını kendimizi yıpratmadan, paralamadan bulmak zorundayız. Bunca laftan sonra  şunu demek istiyorum; beklentilerle bir ömür tüketmek akıllıca mı?
Sonraya dair bir garantimiz yok. Az sonrayı bile bilemiyoruz. O beklenen sonralar olmayabilir.  Ya da olsa bile yeni beklentiler otomatik olarak devreye girer..  Bu defa yeni beklentilerin gerçekleşmesine odaklıdır yaşam.. İyisi mi, şu beklentileri  fazla yüksek tutmamakta fayda var diyorum. Bu benim  görüşüm. Bekle bekle, nereye kadar. Yaşam sonsuz güç değil, sonsuz hiç değil. Sürekli (ileride) olmasını  istediklerimize odaklı yaşamak yerine  içinde bulunduğumuz anda  nelere sahip olduğumuzun bilincine varıp o anlardan azami keyif alarak yaşamak emin olun  çok daha avantajlı olacaktır. Böylelikle, belki de hiç  yaşayamayacağımız beklentiler için harcanacak enerji ve zaman daha makul, daha mantıklı ve getirisi daha fazla olacak şekilde değerlendirilebilir. Getiri dediğim maddi getiri değil. Sağlık, huzur, insan ilişkilerinde doygunluk....

16 Mayıs 2017 Salı

Bugün Yine Kırlardaydık

Bu sabah akıllı kızım Kara'yı da alıp kırlara koştum.




Her yer yemyeşildi.











Doğa en güzel halılarını sermişti.












En güzel görüntülerden biri de çiçek açan kekik kümeleriydi.















Etrafta birbirinden ilginç bitkiler,  kır çiçekleri  vardı.










Bizim buraların meşhur kaplumbağalarını görmek beni  fazlası ile mutlu etti.




Dönüşte buğday tarlalarının yanından geçtik.  Fosfor yeşili tarlaların sarıya dönüştüğünü gördük.







Ve  mis gibi  çam havasının verdiği rahatlama ile evimize döndük..