Doğa yürüyüşlerini çok seviyorum. Hava koşuları aşırı zorlayıcı olmazsa, her mevsimde mutlaka uzun ya da kısa yürüyüşler yaparım. Epeyce uzun süredir bunu yaptığım için buraların florasını, faunasını iyi bilirim. Yollardan, patikalardan sadece yürüyüp geçmekle kalmam; bitkileri, hayvanları inceler, fotoğraflarını çekerim. Onlarca yabani bitkiyi, endemikleri, çok ya da az bulunanları artık kolaylıkla tanıyıp adlarını, bazılarının da Latince adlarını sayabilirim. Çünkü rastladığım bitkileri mutlaka araştırır, notlar alırım. İşte doğa yürüyüşlerini çok sevmemin asıl nedeni, bu yürüyüşler sayesinde köpek kızlarımla günlük sporumuzu yaparken çevremdeki bitkileri, hayvanları tanıma olanağı bulmam.
Yine bu yürüyüşler sırasında iki yıl önce, bizi bir dereciğe ulaştıran patika yolun bir tarafında şahane kokulu bir sarmaşığa rastlamıştım. Görüntüsü çok etkileyiciydi. Bembeyaz çiçekleri, mis gibi kokusu ile göz alıcı bir yabani bitkiydi. Fotoğraflarını çekip araştırdım, Clematis Vitalba (Akasma) olduğunu öğrendim. Aynı bitkinin kültürü de varmış. Çok özenip kültürünü satın aldım. Bahçemde yetiştirmeyi başardım ama asla o gördüğüm harika görüntüyü elde edemedim. Ertesi yıl aynı günlerde sabırsızlıkla açmalarını bekledim ancak tam da clematislerin olduğu yere moloz dökmüşler. Bir kaç cılız dal azıcık açmıştı. Çok üzüldüm... Derken bu yıl clematislerin açma zamanı sık sık oraya gittim. Bu yıl o güzelim çiçekler kendilerini biraz daha yükseğe çekmişler. İki yıl önceki görkemli halleri ile bol bol açmışlar , hem de iki ayrı yerde. Sevindim tabii ki ama....
''Ama'' sözcüğünü kullanmamın nedeni son iki fotoğraf karesinde..
Köpek kızlarla harika bir doğa yürüyüşü ile güne başlamak,
kır çiçeklerinin sunduğu görsel şöleni izlemek,
bazen tepeciklere tırmanmak,
eve dönünce balkonda açan çiçeklerin renkleri ile büyülenmek,
bahçede açan güllere iltifatlar etmek,
bitmeyen işler arasında kendimizi şımartmak için mutfakta fazladan zaman geçirmek,
bahçeden derlenmiş güllerle ''evim, güzel evim'' havalarına girmek
gibi haller işte. Sırada okunacak pek çok kitap, izlenecek güzel filmler, dinlenecek harika müzikler olsa da elbette onlara da sıra gelecektir. Yeter ki sağlık olsun.
Terk edilmiş evler vardır her şehirde, her kasabada, hatta köylerde.
Yapayalnız, ürkütücü, bir o kadar da hüzün verici görüntüleri olan harap evler…
Kirli, kırık dökük camları, kapıları, pencereleri, aşınmış sıvaları, eğer varsa acınası bahçeleri ile sızım sızım sızlayan bir halleri vardır.
Tıpkı yarı aç yarı tok sokaklarda ömür tüketen, kimsesiz, hasta, yarı deli, muhtemelen alkolik ya da şizofren evsiz insanlar kadar hüzün vericidir o evlerin hali de.. Pek de farklı değillerdir hani; evsiz insanlarla insansız evler…. Kaderleri aynıdır, sahip çıkanları yoktur. Pek çok güzelliği, yaşanmışlığı, anıyı taşıyor olmaları hiç bir şey ifade etmez şimdiki durumda. İşleri bitmiş, devirleri tamamlanmıştır. Enkaz olarak gözler önünde olmaları da sadece yürekleri sızlatır ama hemen hiç birinin kurtuluşu, eski güzel günlerine dönüşü olası değildir.
Onlardan birini gördüğüm zaman çok hüzünlenir, ”kim bilir kimler yaşadı bu evde?” diye düşünürüm. Film kareleri canlanır gözümde. Özellikle Kaleiçi’nde özgün mimarileri ile dikkatimi çeken eski harap konakları görünce . Şu kapıdan kim bilir kimler girdi bir zamanlar? Şu pencereden hangi kadın, akşam eve dönecek olan eşini görmek için baktı? Yaz akşamlarında, taş duvarların arkasındaki portakal ağaçlı, yaseminli bahçede kurulan sofrada kimler akşam yemeği yediler ve taş plaktan yayılan hangi şarkıları dinlediler? Kim bilir, ne sevinçler ve ne acılar yaşandı? Ne aşklar, ne terk edilişler, ne kavuşmalar geldi geçti..
Henüz ben doğmadan çok önce yaşanmış pek çok mizansen canlanır gözümde.
Dantel perdeleri yıkayıp kolalamaktan, merdivenleri Arap sabunu ile ovmaktan yorgun düşmüş hanım, muhtemelen beyi eve gelmeden giyinip süslenip ondüleli saçlarına hafif limon suyu ile şekil verip allığını sürmüştür.
İşte şu yüksek merdivenli, sırtını eski kale duvarına dayamış konakta, bahçesindeki turunç ağaçlarından toplanan turunçlardan kaynatılan reçelin kokusu nasıl da sokağı sarmıştır.. Diğer bir evde taze asma yaprakları toplanıp çoktan, minicik serçe parmağı inceliğinde sarmalar olarak ocağa konulmuştur. Başka bir evde, evin biricik kızına görücü gelecek hanımlar için hazırlık vardır. Hazırlanan kurabiyeler, köşedeki fırına gönderilmek üzere, üzerleri güzelce örtülmüş, vişne şurupları, kalıp halinde alınıp talaşta saklanan ve kırılıp bakır bir kovaya doldurulan buzda soğutulmuştur..
Fransızca öğretmeni Dilber Teyze piyanosunu tıngırdatmaktadır, hurma ağaçlarına grup halinde konan kumruların eşliğinde…
Çocuklar mutludur, televizyon , internet kafeler, alışveriş merkezleri olmasa da. Rahatça oynayabildikleri bahçeleri, boş arsalar, tırmanabilecekleri ağaçları vardır.
Sokak kedileri bile mutludur o yıllarda. Bahçelerin kuytu ve gölge köşelerinde karınları doyuyor, yorulana kadar oynayıp uyuyorlardır muhtemelen. Yollarda ezilme tehlikesi olmadan, yaşayıp gidiyorlardır.
Görüyorsunuz ; beni nerelere alıp götürdü bu eski evler ve emin olun bu anlattıklarım birebir yaşanmıştır. Anneannemin anıları, annemin ve teyzemin de aktarımları ile capcanlı geliyor gözümün önüne.. Neredeyse bir roman yazdıracak kadar hissediyorum yaşanmışlıkları.
Ve şimdi yılların yorgunu konak, çoktan rahmetli olmuş eski sahiplerinin çocuklarının küçüklük halini bilse de yetişkinliklerini bilmiyordur. Hele onların çocuklarını hiç tanımamıştır..
Bu eski konak yavrusu evlerden biri de rahmetli dedemin ailesine aitmiş. Kaleiçi’nde , Kırkmerdivenler’in altında harap durumda yok olmakta şu an.. Bir çok varisi olan ancak yasalar gereği restore edilmesi için akıl almaz bir servet harcanması gereken bu evin durumu, ailedeki pek çok hukukçunun bile içinden çıkamadığı, kimin ne yapacağı bilinmeyen bir muamma. Gördüğüm zaman göz yaşlarımı tutamıyorum…
Köpek kızlarımla yürüyüşler yaptığım vadi şu günlerde çok renkli konuklar ağırlıyor. Enfes kır çiçekleri ile dolup taşması boşuna değil. Çünkü kelebekler ve arılar o çiçekler için çalışıyorlar. Öte yandan onların da beslenmeleri ve çoğalmaları için o çiçeklere ihtiyacı var. Doğa işini biliyor..
Dün ve bu sabah işi gücü bırakıp vadideki çiçekleri kelebekleri görüntülemek için çabaladım. Çok zordu ama değdi.
Dün sabah orman yürüyüşümüzde rastladığım en muhteşem görüntü, çiçek açmış geyik elması ağaçlarıydı. Şu an bir kaç geyik elması ağacı çiçeklere bürünmüş. Geçen yıl meyve vermiş hali ile fotoğraflarını çekmiş arşivime koymuştum. Görsel şölene buyurun:
Gece boyunca yağmur yağdı. Hava açınca Köpek kızlarımla güzel bir yağmur sonrası yürüyüşü yaptım. Tertemiz hava ve görüntüler enfesti. Ben anlatmayayım, buyurun birlikte gezelim: