Yaşamdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşamdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Ocak 2020 Perşembe
Lagom Yaşam
Etiketler:
Begonvilli Ev Halleri,
Yaşamdan
26 Aralık 2019 Perşembe
Nasıl Kıydınız!
Bu ağacı kesmişler. Bu bir meşe ağacıydı; belki de 100 yaşında. Bugün gördüm, göz yaşlarımı tutamadım.Yüzlerce kuş barındırıyordu. Kocaman kırmızı kuyruklu sincaplar oynaşırdı dallarında. Koca gövdesini devirmişler. Dalcağızları yerlere serilmiş. Ayrıca aynı yerde yedi sekiz tane kocaman zeytin ağacını da kesmişler. Bakımsız olsalar da meyve doluydu üstleri. Dedelerinizin kemiklerini sızlattınız. Aferin size!
Etiketler:
Doğa Bilinci,
Doğa ve İnsan,
Kötüsün İnsanoğlu,
Ülkemin halleri,
Yaşamdan
2 Aralık 2018 Pazar
Çok Çok Üzgünüm!
Sevgili blogger arkadaşım, içten, samimi yazıları ile, yaşama bakış açısı ile beni kendine hayran bırakan Ayşen'i kaybetmişiz... Nasıl da savaşmıştı. Yaşadığı en zor ve en acı deneyimleri bile içtenlikle paylaşıp öyle bir bilgelikle sürdürüyordu ki savaşını, elimden gelse canımdan can, ömrümden ömür veresim geliyordu yazdıklarını okudukça. Sonra uzaklaştım biraz bloglardan. Bu arada benim de kayıplarım oldu en acıtanından.. Arada bir uğrasam da korkuyordum sayfasına bakmaya. Yine de uğramadan edemiyordum. Ve işte korktuğum olmuş.. Ne diyebilirim; ''Işıklarda uyu'' desem, zaten öyle olmalı.. Kalıplaşmış taziye sözleri, yüreğime sığdıramadığım acıyı, özlemi, geride bıraktığı sevdikleri için iyi dileklerimi ifade edebilir mi.. Seni hiç unutmayacağım Ayşen, güzel insandın..
http://idillehayat2.blogspot.com/
Etiketler:
Yaşamdan
12 Eylül 2018 Çarşamba
Güzeller Güzeli İxora
Yıllardır ortanca yetiştirmek için çabalarım. Büyük heveslerle aldığım ortancalar kurur ve büyük hayal kırıklıkları yaşarım. ''Artık ortanca yetiştirmeye son!'' deyip bir kez daha deneyeyim dediğim öyle çok oldu ki..
Bu kez gerçekten vazgeçiyorum; çünkü ixora ile tanıştım. Kasımpatı almak için gittiğim çiçek serasında onları görünce gözlerimi alamadım. Tam da bu iklimin bitkisi olduğunu öğrenince nasıl sevindiğimi anlatamam. Parlak kırmızı, canlı ve iri çiçeklerini görünce hayran kaldım. Pembesi ve turuncusu da var ama ben yine de temkinli olup sadece kırmızı açanı aldım. Eğer sorunsuz büyütebilirsem mutlaka diğer renklerini de alırım.
Ana vatanı Hint yarımadası olan bitki sıcak ve nemli havada yaşayabiliyormuş. Mayıs-Nisan ayları arasında aralıksız çiçek açtığı söylendi. Yaz başında biraz sıvı besin takviyesi dışında özel bakımı yok. Su ihtiyacı doğal olarak yazın artan, kışın daha az sulama gerektiren bir bitki. Şimdilik bildiklerim bu kadar. Bitki ile ilgili gözlem ve deneyimlerim zamanla bilgiye dönüşünce meraklıları için paylaşırım.
Sağlıcakla kalın...
Etiketler:
Alışveriş,
Begonvilli Ev Halleri,
Botanik,
Çiçek Bakımı,
Çiçeklerim,
Hobilerim,
Yaşamdan
16 Ağustos 2018 Perşembe
Terk Edilmiş Evler
Terk edilmiş evler vardır her şehirde, her kasabada, hatta köylerde.
Yapayalnız, ürkütücü, bir o kadar da hüzün verici görüntüleri olan harap evler…
Kirli, kırık dökük camları, kapıları, pencereleri, aşınmış sıvaları, eğer varsa acınası bahçeleri ile sızım sızım sızlayan bir halleri vardır.
Tıpkı yarı aç yarı tok sokaklarda ömür tüketen, kimsesiz, hasta, yarı deli, muhtemelen alkolik ya da şizofren evsiz insanlar kadar hüzün vericidir o evlerin hali de.. Pek de farklı değillerdir hani; evsiz insanlarla insansız evler…. Kaderleri aynıdır, sahip çıkanları yoktur. Pek çok güzelliği, yaşanmışlığı, anıyı taşıyor olmaları hiç bir şey ifade etmez şimdiki durumda. İşleri bitmiş, devirleri tamamlanmıştır. Enkaz olarak gözler önünde olmaları da sadece yürekleri sızlatır ama hemen hiç birinin kurtuluşu, eski güzel günlerine dönüşü olası değildir.
Onlardan birini gördüğüm zaman çok hüzünlenir, ”kim bilir kimler yaşadı bu evde?” diye düşünürüm. Film kareleri canlanır gözümde. Özellikle Kaleiçi’nde özgün mimarileri ile dikkatimi çeken eski harap konakları görünce . Şu kapıdan kim bilir kimler girdi bir zamanlar? Şu pencereden hangi kadın, akşam eve dönecek olan eşini görmek için baktı? Yaz akşamlarında, taş duvarların arkasındaki portakal ağaçlı, yaseminli bahçede kurulan sofrada kimler akşam yemeği yediler ve taş plaktan yayılan hangi şarkıları dinlediler? Kim bilir, ne sevinçler ve ne acılar yaşandı? Ne aşklar, ne terk edilişler, ne kavuşmalar geldi geçti..
Henüz ben doğmadan çok önce yaşanmış pek çok mizansen canlanır gözümde.
Dantel perdeleri yıkayıp kolalamaktan, merdivenleri Arap sabunu ile ovmaktan yorgun düşmüş hanım, muhtemelen beyi eve gelmeden giyinip süslenip ondüleli saçlarına hafif limon suyu ile şekil verip allığını sürmüştür.
İşte şu yüksek merdivenli, sırtını eski kale duvarına dayamış konakta, bahçesindeki turunç ağaçlarından toplanan turunçlardan kaynatılan reçelin kokusu nasıl da sokağı sarmıştır.. Diğer bir evde taze asma yaprakları toplanıp çoktan, minicik serçe parmağı inceliğinde sarmalar olarak ocağa konulmuştur. Başka bir evde, evin biricik kızına görücü gelecek hanımlar için hazırlık vardır. Hazırlanan kurabiyeler, köşedeki fırına gönderilmek üzere, üzerleri güzelce örtülmüş, vişne şurupları, kalıp halinde alınıp talaşta saklanan ve kırılıp bakır bir kovaya doldurulan buzda soğutulmuştur..
Fransızca öğretmeni Dilber Teyze piyanosunu tıngırdatmaktadır, hurma ağaçlarına grup halinde konan kumruların eşliğinde…
Çocuklar mutludur, televizyon , internet kafeler, alışveriş merkezleri olmasa da. Rahatça oynayabildikleri bahçeleri, boş arsalar, tırmanabilecekleri ağaçları vardır.
Sokak kedileri bile mutludur o yıllarda. Bahçelerin kuytu ve gölge köşelerinde karınları doyuyor, yorulana kadar oynayıp uyuyorlardır muhtemelen. Yollarda ezilme tehlikesi olmadan, yaşayıp gidiyorlardır.
Görüyorsunuz ; beni nerelere alıp götürdü bu eski evler ve emin olun bu anlattıklarım birebir yaşanmıştır. Anneannemin anıları, annemin ve teyzemin de aktarımları ile capcanlı geliyor gözümün önüne.. Neredeyse bir roman yazdıracak kadar hissediyorum yaşanmışlıkları.
Ve şimdi yılların yorgunu konak, çoktan rahmetli olmuş eski sahiplerinin çocuklarının küçüklük halini bilse de yetişkinliklerini bilmiyordur. Hele onların çocuklarını hiç tanımamıştır..
Bu eski konak yavrusu evlerden biri de rahmetli dedemin ailesine aitmiş. Kaleiçi’nde , Kırkmerdivenler’in altında harap durumda yok olmakta şu an.. Bir çok varisi olan ancak yasalar gereği restore edilmesi için akıl almaz bir servet harcanması gereken bu evin durumu, ailedeki pek çok hukukçunun bile içinden çıkamadığı, kimin ne yapacağı bilinmeyen bir muamma. Gördüğüm zaman göz yaşlarımı tutamıyorum…
3 Mayıs 2018 Perşembe
Begonvilli Ev Halleri
Bahçemizden, çiçeklerimizden, patili can dostlarımızdan ve hobilerimden bir kaç kare. Tüm dostlara selamlar..
Etiketler:
Bahçecilik,
Bahçem,
Begonvilli Ev Halleri,
Bizim Patili Dostlar,
Crochet,
Elişleri,
Hobilerim,
Yaşamdan
6 Mart 2018 Salı
Geyik Elması
Dün sabah orman yürüyüşümüzde rastladığım en muhteşem görüntü, çiçek açmış geyik elması ağaçlarıydı. Şu an bir kaç geyik elması ağacı çiçeklere bürünmüş. Geçen yıl meyve vermiş hali ile fotoğraflarını çekmiş arşivime koymuştum. Görsel şölene buyurun:
Etiketler:
Antalya,
Botanik,
Doğa Bilinci,
Doğa ve İnsan,
Sevgili Ormanım,
Yaşamdan
30 Ekim 2017 Pazartesi
Kim Ölmüş Biraz Romantizmden !
Bir arkadaşım var; hem de esaslısından.. Hani denir ya ''yalnızca iyi gün dostu değil, gerçek dosttur'' diye. Bu söz onun için çok uygun.. Ne zaman anılarımız canlansa, iyi ve kötü günlerimizde yaşadığımız binbir paylaşım gelir gözümün önüne. Hangisini anlatayım, anlatmakla bitmez ki... Komik şoförlük maceralarımız, okula geç kalışlarımız, alışverişlerimizde yaşadığımız eğlenceli olaylar, mutlu günlerimiz, çok acı günlerimiz, çoğunlukla da komik olma kaygısı gütmeden doğal hali ve kıvrak zekası ile durum komedilerini aratmayan halleri.. Ama bir yönü var ki, şaşar kalırım. Bu güzel, bu şekerden yapılma kalbi olan arkadaşım öyle bir Doğrucu Davut'tur ki, romantizm falan etkilemez onu. ''Ah ne hoş bir ay var bu akşam'' desem ''Aman canım üzerindeki pörtlek göz gibi kraterleri bildiğim için bana hoş gelmiyor''
der.
Ya da bir gelinle damat görsek tesadüfen, benim gözlerim dolar, ''çok yakışmışlar, inşallah mutlu olurlar'' derim,
o:
-İnşallah öyle olur ama üç beş gün sonra didişmeye başlarlar.
der. Bu asla onun kötü niyetinden değildir ama romantizmle işi yoktur ve gerçekçidir.
Bir demet çiçek götürseniz, sevinir sevinmesine ama söylemeden de duramaz:
-Keşke koparılmasa bu çiçekler, dalında daha güzeller çünkü,
deyiverir.
Romantik bir slow müzik dinliyorsanız der ki,
-Şöyle hareketli bir şeyler dinleyelim de kendimize gelelim.. Ve hiç üşenmez şıkır şıkır oynar bile.. Onun enerjisi, yaşama bağlılığı bir başkadır.
Çocuklarımız birlikte büyüdü sayılır. Hem iş arkadaşım, hem de komşum diyebileceğim yakınlıkta oturduk yıllar boyu. Şimdi biraz uzağız. Şehir dışında gönlünce güzel bir eve aldı, emekliliğin tadını çıkarıyor canım arkadaşım. Bu yüzden ne anılarımız var... Bugün nedense hep gözümün önüne geliyor, çok özlemişim. İlk fırsatta arayıp görüşmem lazım.
Arkadaşımı anarken aklıma geldi bu romantizm konusu:)
Ama birazcık da olsun yaşamımızda , bunun ne zararı olabilir?
Romantik şarkılar dinlemenin, ayın ne kadar güzel olduğunu düşünerek seyretmenin, sonbahar yapraklarının harika renklerine hayran kalarak hafif çiseleyen yağmurda yürümenin, dün sokakta fotoğraf çekimleri yapılırken rastladığım gelin ve damadın ömür boyu mutlu olacağını düşünmenin nesi kötü olabilir? Ara sıra bunları yapmak yaşamın gerçeklerinden koparmıyor insanı.. Bana iyi geliyor doğrusu...
Bu resimler benim gibi(arasıra) romantizmden hoşlananlar için.
Romantik bir slow müzik dinliyorsanız der ki,
-Şöyle hareketli bir şeyler dinleyelim de kendimize gelelim.. Ve hiç üşenmez şıkır şıkır oynar bile.. Onun enerjisi, yaşama bağlılığı bir başkadır.
Çocuklarımız birlikte büyüdü sayılır. Hem iş arkadaşım, hem de komşum diyebileceğim yakınlıkta oturduk yıllar boyu. Şimdi biraz uzağız. Şehir dışında gönlünce güzel bir eve aldı, emekliliğin tadını çıkarıyor canım arkadaşım. Bu yüzden ne anılarımız var... Bugün nedense hep gözümün önüne geliyor, çok özlemişim. İlk fırsatta arayıp görüşmem lazım.
Arkadaşımı anarken aklıma geldi bu romantizm konusu:)
Ama birazcık da olsun yaşamımızda , bunun ne zararı olabilir?
Romantik şarkılar dinlemenin, ayın ne kadar güzel olduğunu düşünerek seyretmenin, sonbahar yapraklarının harika renklerine hayran kalarak hafif çiseleyen yağmurda yürümenin, dün sokakta fotoğraf çekimleri yapılırken rastladığım gelin ve damadın ömür boyu mutlu olacağını düşünmenin nesi kötü olabilir? Ara sıra bunları yapmak yaşamın gerçeklerinden koparmıyor insanı.. Bana iyi geliyor doğrusu...
Bu resimler benim gibi(arasıra) romantizmden hoşlananlar için.
Etiketler:
İnsan İlişkileri,
Yaşamdan
6 Ağustos 2017 Pazar
Terk Edilmiş Ev
Terk edilmiş evler beni hep etkilemiştir. Bir zamanlar renkli yaşamların yuvası olmuş, kim bilir hangi nedenle ve en çok da o kaçınılmaz son ile yapayalnız, kimsesiz kalmış evler.. Bu belgesel tadındaki fotoğraf karelerini görünce alıntıya itibar etmeme kuralımı bir kenara bırakıp sizlerle paylaşıyorum.
Yıllardır kimsenin dokunmadığı ev!
Dünya üzerinde çok fazla terk edilmiş mülk bulunuyor. Japonya'da çürümeye bırakılan tema parkı veya 1930'lu yıllarda ünlenen Doğu Ekspresi hatta Mike Tyson'ın Ohio konutu bile zaman içinde terk edildi.
Terk edilen evlerde sonuç genellikle ürkütücü oluyor. Yabani otlarla kaplanan, rutubetlenen ve çürüyen evler...
Fotoğrafçı Maikal Brant, terk edilmiş evleri çektiği bir koleksiyon yapıyor. Brant'ın makinesinden çıkan evlerden birini sizler için seçtik.
Terk edilmiş bu evde resim çerçevesine kadar her şey yerli yerinde duruyor.
Kalkan duvar kağıtları, örümcek ağları veya tozlanmış zeminleri tabi ki inkar etmiyoruz fakat kesinlikle gördüğümüz en iyi terk edilmiş evlerden birisi.
Yastıklar ve yorganlar her zamanki yerinde muntazam bir şekilde dursa da üstlerinde uyumak pek mümkün gibi görünmüyor.
Evin dekorasyonu da oldukça zarif bir şekilde yapılmış.
Yıllara meydan okuyan bu ev hala çok güzel.
Etiketler:
İlgimi Çekenler,
Yaşamdan
1 Ağustos 2017 Salı
Sade Yaşam, Huzurlu Yaşam!
Sevgili Dostlar,
Bir önceki paylaşımımda ''Sanılanın Aksine Satın Aldıkça Daha Mutlu Olmuyoruz'' başlıklı harika yazı ile bu konuyu ele almıştım. Kaynağını bilmediğim bu yazı muhtemelen bir çeviriydi ama evrensel bir sorunu ele aldığı için bana fazlası ile hitap ediyordu. Uzunca bir süre bloğa dönüp bakmadığım için gelen yorumlardan haberim olmamıştı. Dün gördüm ki, oldukça ilgi görmüş. Çok yararlı olabilecek görüşler içeren mesajlar yazılmış. O halde bu önemli konu burada kalmasın ve kendi yaşamlarımıza uyarlayıp bazı çıkarımlarda bulunalım istedim. Çünkü böyle önemli bir konu alıntı yazılarla geçiştirilmemeli.
Sade ve az tüketime yönelik, az eşyalı bir yaşam tarzı için herkesin farklı nedenleri olabilir. Yaşam koşullarımız, şehrimiz, ülkemiz farklı olabilir. Kimimiz çevre bilinci nedeni ile, kimimiz istifçiliğe yönelik bir tv. belgeseli izleyip etkilendiği için, kimimiz de daha az yorulup daha çok tasarruf etmek için sadeleşmeye ilgi duyuyor olabilir. Bende bunların hepsi var. Sonuçta amacımız iç huzuru içinde daha rahat yaşamak ise bunun yollarını kendimize göre bulmamız lazım. Ben de kendimden örneklerle durumu gözden geçirmeye karar verdim:
Şu günlerde evimin bir bölümünde yenileme çalışmaları sürüyor. Mutfağımı daha kullanışlı ve ferah bir ortam yapma çabası içindeyim. Bu zor ve külfetli iş benim için gereksiz eşya ve araçları görüp onlardan kurtulmam için iyi bir fırsat oldu. Burada detaya girip yazıyı fazla uzatmayacağım ama emin olun kullanılmayan ya da az kullanılan çok ama pek çok şeye sahibiz. Bunların bizimle yaşam alanlarımızı işgal etmeleri temizlik, düzen ve göz estetiği yönünden büyük rahatsızlık nedeni. Alırken harcadığımz paralar ayrıca iç sızlatıcı bir durum. Yenileme işi bitince kesin kararlıyım, mutfağımda gereksiz bir bardak ya da fincan dahi olmayacak. Sonra da sıra evin diğer bölümlerine gelecek.
Çoğumuzun hiç kullanmadığı ya da çok az kullandığı ne çok eşyası var kim bilir.. 80-100 parçalık yemek takımları, gardroplar dolusu giysiler, onlarca ayakkabılar vs. vs. Bendekileri saysam utanç içinde kalırım. Geç kalmış olsam da sistemli bir şekilde hepsi gidecek. Kışa kadar bu sorunu çözüp sade ve huzurlu olacağını düşündüğüm yeni yaşamıma adım adım ulaşmayı planlıyorum. Bunu şöyle ya da böyle yapacağım diye kesin kurallar koymuyorum ama kafamda bazı yöntemler oluşmaya başladı. Mutfak yenileme işinden dolayı biz mutfaktan başlıyoruz. Mutfağımı gereksiz eşyalardan dolayısı ile kalabalıktan arınmış, aradığımı bir çırpıda bulabileceğim duruma getirdikten sonra sanırım giysi dolaplarına el atacağım. Zaten bunu her yıl az çok yapıyor, giyilmeyen ya da az giyilenleri elden çıkarıyorum. Bu yıl biraz daha dikkatli yapacağım. Sonra ev tekstili ile ilgili azaltmalarım olacak. Gerçekten düzenli olarak kullandığım çarşaflar, nevresimler, örtüler, masa örtüleri elimin altında tutup diğerlerini alt kattaki depo odama yaptıracağım raflara koymayı düşünüyorum. Çünkü örtü türü şeylerin eskisi de yenisi de her an lazım olabiliyor. Özellikle patilileri olan evlerde. Kendimi kaptırıp her şeyi elden çıkarırsam lazım olunca bulma sıkıntısı doğabilir. Buna özen göstermeli. Önümdeki üç aylık planda sözünü ettiğim depoyu da gereksiz yere saklanan eşyalardan arındırma projem var. İstifçilerin evi gibi her saklanılan eşyayı tek tek elden geçirip elemeye kalkarsam başarısız olabilirim. Bunun yerine bana gerçekten gerekli olan mangal, bahçe şemsiyesi, şövalem, dikiş malzemelerim, evin artan boyaları ve alet edevatın listesini çıkarıp geri kalan her şeyi gözden çıkarmam gerekiyor. Örneğin kullanılmayan elektrik sobaları, nesli kesilmiş fayans artıkları, koliler dolusu kitaplar...
Bir de onarılır ve kullanılır diye depoda bir köşede duran aletler var. Üç yıldır ne onarıldılar ne de kullanıldılar. Vantilatör, eski bir şofben vs. Bunların artık hiç bir şansı yok bu evde.
Son yıllarda iyice farkında olduğum bir durum daha var: Evimi seven ve dekorasyon konusuna önem veren biri olarak bazı ev aksesuarlarımız biraz fazlaca. Bunlar mevsimlere ve özel günlere göre değişiyor, azalıp çoğalabiliyor. Kendimce güzel ve zevkli şeyler ama tozlarının alınması, yerleştirilmesi hiç de kolay değil. Kışın bazılarını ambalajlayıp karton kutulara yerleştirdim ve depoya koydum. Yine de epeyce bu tarz ıvır zıvırımız var. O halde çoğu ortada olmamalı ve depoda kolay ulaşabileceğim raflarda ruh halime göre dönüşümlü olarak kullanılmalı. Kalabalık gruplar halinde değil. Ne demiş bilge büyükler; eşyanın kölesi değil efendisi olun. Onlar sizi kullanmasın, siz onları kullanın.
Tabii ki iş sadece elimizdeki fazlalıklardan kurtulmakla bitmiyor. Aslında asıl sorun satın alma evresinde başlıyor. Alış veriş alışkanlıklarımızı ciddi olarak gözden geçirip neleri doğru neleri yanlış yaptığımızı kavramalıyız. Çok donanımlı aletlerin sadece bir kaç işlevini kullanıyorsak onca fark ödemeye değer mi? Kocaman bir evin sadece bir kaç odasını, iki banyonun sadece birini kullanıyorsak fiyatı üçe dörde katlayan, bu özellikler için yıllarca banka kredisi ödemeye değer mi? Benim tanıdığım, böyle evler için ya da üstün donanımlı arabalar için ömrünü yiyip tam ulaşınca ağır hastalıklarla mücadele eden ya da maalesef yaşamını kaybeden insanlar var. Eminim sizin de vardır.
Azla yetinip tam da ihtiyacına göre mal edinen, enerjisini ve zamanını borçla boğuşmak yerine yaşadığı yeri keyfince düzenlemek için harcamak daha mantıklı değil mi? Ya da bankaları zengin etmek yerine olanaklar dahilinde tatile çıkmak, gezmek, tozmak..
Az eşya ve her şeyin daha azı ile yaşamanın önemli bir karar olduğunu, uygulanabilmesi için kararlı olmanın ise ilk koşul olduğunun bilincindeyim. Bana nefes alma ve daha az yorulma şansı olduğunun da farkındayım. Bu anlattıklarım benim koşullarıma göre uygulamayı düşündüğüm bir proje. Sizler de kendi koşullarınızı gözden geçirip nelere ihtiyacınız olup neleri gereksiz yere bulundurduğunuzu belirleyebilirsiniz. Unutmamalı; gereksiz her eşya enerjimizi, ortamımızı, zamanımızı bizden çalıyor. Bir de bizim ihtiyacımız olmadığını anlayıp gözden çıkardığımız eşyalara gerçekten gereksinim duyan insanlar olduğunu düşününce onların duyacağı mutluluk için bile bu fazlalıkları vermek iyi olur diyorum. Tüm dostlara selamlar.
Etiketler:
Alışveriş,
Begonvilli Ev Halleri,
Toplum,
Yaşamdan
3 Temmuz 2017 Pazartesi
Türkler Neden Mutsuz?
Ulus olarak bir yılda 36 milyon kutu antideprasan kullandığımızı biliyor muydunuz? Bu,kayıtlara geçen yani Sağlık Bakanlığı'nın açıkladığı rakam.. Acaba bu ilaçlar ne derece işe yarıyor?
GALLUP’un, 20015 yılında arasında dünya çapında gerçekleştirdiği “mutluluk” araştırmasında Türkiye maalesef son 10 ülke içinde. İnanmayanlar göz atabilir:
http://www.hurriyet.com.tr/dunya-mutluluk-arastirmasinda-ilginc-sonuclar-28505502
Danimarkalıların yüzde 82 si kendisini “mutlu” olarak tanımlarken Türkiye’de bu oran sadece yüzde 13.
Yani durum şu: Mutsuzum, mutsuzsun, mutsuzuz.
Piyasalardaki onlarca kitap, insanları daha mutlu daha sağlıklı yapmanın yollarını açıkladığını iddia ediyor. Belli ki, mutsuzluğumuz insanların zayıf olduğu yönlerini keşfedenler ve bundan para kazanmak isteyenler için iyi bir kazanç alanı.
Okuduğum bir makalede, bir uzman ( haydi adını da vereyim Dr. Tanju Sürmeli) “Türkler genellikle beyinlerinin ön bölümünü iyi kullanmıyor” diyor.
Ve devam ediyor:
''Dolayısıyla sabırsızlık, duygusallık, saldırganlık, motivasyonsuzluk, ani öfke patlamaları gibi iyi tanıdığımız özellikler ön planda.
Bu özelliklerin hiçbirinin mutlulukla yakından uzaktan ilgisi yok.
Hepsi tek başlarına birer mutsuzluk kaynağı.
Türkiye’de insanlar hep bir kavga ortamında. Politika sahnesinde, medyada kavga olunca beyin negatif bir döngüden çıkamıyor” diyor.
Arkasından da önerilerini sıralayıp, kendi geliştirdiği yöntemlerden söz ediyor.. Ayrıca bu konu ile ilgili bir de kitap yazmış.
Ben , ''bu kitap, o kitap diye tavsiyelerde bulunacak konumda değilim. Üstelik bu tür kitapların pek çoğunun okuruna değil de maddi kazanç yolu ile yazarına mutluluk verdiğini de düşünmüyor değilim.
Ancak mutsuzluklarımız konusunda kafa yormamız gerektiğine düşünüyorum. Yaşamın zorlukları ile baş edebilme konusunda her insanın yapabileceği bir şeyler olduğuna inananlardanım. Şahsen ben kişilerin hatta uzmanların ''Şöyle yapın, böyle yapın!'' tavsiyelerinden çok kendi mutsuzluğumuzun kaynağını keşfedip ona göre önlemler almamız gerektiğini düşünüyorum. Bir de başkalarının durum ve duygularını anlayabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Yani ben merkezci olunca daha çok mutsuz oluyor insanoğlu.
Elbette, hayattan zevk alabilme konusu da önemli.. Bunu başarmak için kendimizi tanıyıp zaman ve çaba göstermemiz gerekiyor. ''Zaman ve koşullar!'' dediğinizi duyar gibiyim.. Eee ne yapalım, emek olmadan başarı da olmuyor.
Gerektiğinde güvenilir bir uzmandan yardım almak işe yarayabilir. Yine de iş insanın kendi beyninde başlar ve biter gibi geliyor bana.
Hepinize sağlıklı bir beden ve ruh diliyorum. Mutsuzluklar hepimizden uzak olsun.
GALLUP’un, 20015 yılında arasında dünya çapında gerçekleştirdiği “mutluluk” araştırmasında Türkiye maalesef son 10 ülke içinde. İnanmayanlar göz atabilir:
http://www.hurriyet.com.tr/dunya-mutluluk-arastirmasinda-ilginc-sonuclar-28505502
Danimarkalıların yüzde 82 si kendisini “mutlu” olarak tanımlarken Türkiye’de bu oran sadece yüzde 13.
Yani durum şu: Mutsuzum, mutsuzsun, mutsuzuz.
Piyasalardaki onlarca kitap, insanları daha mutlu daha sağlıklı yapmanın yollarını açıkladığını iddia ediyor. Belli ki, mutsuzluğumuz insanların zayıf olduğu yönlerini keşfedenler ve bundan para kazanmak isteyenler için iyi bir kazanç alanı.
Okuduğum bir makalede, bir uzman ( haydi adını da vereyim Dr. Tanju Sürmeli) “Türkler genellikle beyinlerinin ön bölümünü iyi kullanmıyor” diyor.
Ve devam ediyor:
''Dolayısıyla sabırsızlık, duygusallık, saldırganlık, motivasyonsuzluk, ani öfke patlamaları gibi iyi tanıdığımız özellikler ön planda.
Bu özelliklerin hiçbirinin mutlulukla yakından uzaktan ilgisi yok.
Hepsi tek başlarına birer mutsuzluk kaynağı.
Türkiye’de insanlar hep bir kavga ortamında. Politika sahnesinde, medyada kavga olunca beyin negatif bir döngüden çıkamıyor” diyor.
Arkasından da önerilerini sıralayıp, kendi geliştirdiği yöntemlerden söz ediyor.. Ayrıca bu konu ile ilgili bir de kitap yazmış.
Ben , ''bu kitap, o kitap diye tavsiyelerde bulunacak konumda değilim. Üstelik bu tür kitapların pek çoğunun okuruna değil de maddi kazanç yolu ile yazarına mutluluk verdiğini de düşünmüyor değilim.
Ancak mutsuzluklarımız konusunda kafa yormamız gerektiğine düşünüyorum. Yaşamın zorlukları ile baş edebilme konusunda her insanın yapabileceği bir şeyler olduğuna inananlardanım. Şahsen ben kişilerin hatta uzmanların ''Şöyle yapın, böyle yapın!'' tavsiyelerinden çok kendi mutsuzluğumuzun kaynağını keşfedip ona göre önlemler almamız gerektiğini düşünüyorum. Bir de başkalarının durum ve duygularını anlayabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Yani ben merkezci olunca daha çok mutsuz oluyor insanoğlu.
Elbette, hayattan zevk alabilme konusu da önemli.. Bunu başarmak için kendimizi tanıyıp zaman ve çaba göstermemiz gerekiyor. ''Zaman ve koşullar!'' dediğinizi duyar gibiyim.. Eee ne yapalım, emek olmadan başarı da olmuyor.
Gerektiğinde güvenilir bir uzmandan yardım almak işe yarayabilir. Yine de iş insanın kendi beyninde başlar ve biter gibi geliyor bana.
Hepinize sağlıklı bir beden ve ruh diliyorum. Mutsuzluklar hepimizden uzak olsun.
Etiketler:
Ruh ve Beden Sağlığı,
Sosyoloji,
Ülkemin halleri,
Yaşamdan
4 Haziran 2017 Pazar
Yaşamı Olduğu Gibi Kavrayabilme
Yaşam beklentilerden mi ibaret? ''Tabii ki değil'' demek isterdim.
Ama...
Bakıyorum da, galiba öyle. Belki farkında değiliz ama her anımızda bir şeylerin olmasını, gerçekleşmesini bekliyoruz. Bir şeylere kavuşmak odaklı yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısı ile hep ileri tarihler, sonraki günler oluyor aklımızda. Basitçe bir kaç örnek verecek olursak;
Şu okul bitse..
Oysa bunun gerçek anlamı şöyle: o bir an önce bitmesini istediğiniz yıllar, ileride hayatınızın en güzel yılları olarak anımsanacak. Benim gibi epeyce yaş almış olanlar, lise, üniversite yıllarına ait fotoğraflara bakarken o duyguyu çok güçlü yaşarlar.
Çocuklar büyüse de rahat etsek.. Böyle bir isteği dile getiren birine verilecek yanıtım şu: Avucunuzu yalarsınız. Neden mi? Birincisi, onlar büyürken sizler yerinizde saymayacaksınız. O bir an önce geçsin dediğiniz yıllar aslında çocuğunuzun büyüyüşünü görmeyi doya doya yaşayacağınız, o yıllardaki enerjinizle bir takım zorluklarla kolayca baş edebileceğiniz yaşlar. O özlediğiniz ileriki yıllarda ise belki boş zamanınız olacak ama enerjiniz de azalmış olacak. Ayrıca büyük çocukların aileye hiç sıkıntı vermemesi ütopik bir beklenti. Ne yazık ki gerçek bu.
Şimdi daha yanı başımızdaki her an iç içe olduğumuz beklenti türlerinden örnek vereceğim,
Şu taksit(ler) bitse, bütçemiz biraz daha rahatlasa, biz de rahatlasak. Böyle diyorsanız çok safsınız. Eğer üst gelir grubundan değilseniz taksit sorununuz hep olacaktır. Ben böyle gördüm, böyle yaşadım, yaşıyorum. Sistem sizi taksit taksit yolmak üzere düzenlenmiş. Aslında ederi çok daha düşük olan ve üstelik gereksinim duyduğunuza inandırıldığınız ürünler ya da hizmetler her türlü yöntem ve teknikle taksitle sizi kendine çekiyor. Aslında ilk bir kaç taksitte onun bedelini ödediğiniz halde taksitle almanın bedelini daha aylar hatta yıllar boyu ödemeye devam. Bir de sürekli yenilenen teknolojiyi düşünürsek, sizin taksitleriniz asla bitmez. Ama asıl konumuz taksit tuzağı değil, taksitler bir bitse düşüncesi ile kendinizi yiyip bitirmeniz. Bitirmeyin efendim. Sistemin dışında yaşayamayacağımıza göre taksitlerimiz olacaktır. İhtiyaçlarınızı iyi belirleyip gerekeni iyi bir araştırma ile uzun vadeli olarak düşünerek almakta yarar var. Stres yapmadan, tadını çıkara çıkara kullanın, ya da tüketin, değerini bilin ve başkalarının ne aldığı, ne kullandığı pek de umurunuzda olmasın. Taksit nasıl olsa biter de arada çekilen sıkıntılar sağlığınızda kalıcı hasarlar bırakabilir.
Örnekler çoğaltılabilir ama bu yazı da okunmayacak kadar uzun ve sıkıcı olur. Ama konu ile çok ilgili bir beklentiden söz etmeden edemem;
En basitinden, maaş günü gelse.. (Gelecek de ne olacak sa..) Maaş gününden sonra genel durumun değişmesi olası mı.. Yok öyle bir şey.. O halde mevcut olan durumla baş etmenin yollarını kendimizi yıpratmadan, paralamadan bulmak zorundayız. Bunca laftan sonra şunu demek istiyorum; beklentilerle bir ömür tüketmek akıllıca mı?
Sonraya dair bir garantimiz yok. Az sonrayı bile bilemiyoruz. O beklenen sonralar olmayabilir. Ya da olsa bile yeni beklentiler otomatik olarak devreye girer.. Bu defa yeni beklentilerin gerçekleşmesine odaklıdır yaşam.. İyisi mi, şu beklentileri fazla yüksek tutmamakta fayda var diyorum. Bu benim görüşüm. Bekle bekle, nereye kadar. Yaşam sonsuz güç değil, sonsuz hiç değil. Sürekli (ileride) olmasını istediklerimize odaklı yaşamak yerine içinde bulunduğumuz anda nelere sahip olduğumuzun bilincine varıp o anlardan azami keyif alarak yaşamak emin olun çok daha avantajlı olacaktır. Böylelikle, belki de hiç yaşayamayacağımız beklentiler için harcanacak enerji ve zaman daha makul, daha mantıklı ve getirisi daha fazla olacak şekilde değerlendirilebilir. Getiri dediğim maddi getiri değil. Sağlık, huzur, insan ilişkilerinde doygunluk....
Ama...
Bakıyorum da, galiba öyle. Belki farkında değiliz ama her anımızda bir şeylerin olmasını, gerçekleşmesini bekliyoruz. Bir şeylere kavuşmak odaklı yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısı ile hep ileri tarihler, sonraki günler oluyor aklımızda. Basitçe bir kaç örnek verecek olursak;
Şu okul bitse..
Oysa bunun gerçek anlamı şöyle: o bir an önce bitmesini istediğiniz yıllar, ileride hayatınızın en güzel yılları olarak anımsanacak. Benim gibi epeyce yaş almış olanlar, lise, üniversite yıllarına ait fotoğraflara bakarken o duyguyu çok güçlü yaşarlar.
Çocuklar büyüse de rahat etsek.. Böyle bir isteği dile getiren birine verilecek yanıtım şu: Avucunuzu yalarsınız. Neden mi? Birincisi, onlar büyürken sizler yerinizde saymayacaksınız. O bir an önce geçsin dediğiniz yıllar aslında çocuğunuzun büyüyüşünü görmeyi doya doya yaşayacağınız, o yıllardaki enerjinizle bir takım zorluklarla kolayca baş edebileceğiniz yaşlar. O özlediğiniz ileriki yıllarda ise belki boş zamanınız olacak ama enerjiniz de azalmış olacak. Ayrıca büyük çocukların aileye hiç sıkıntı vermemesi ütopik bir beklenti. Ne yazık ki gerçek bu.
Şimdi daha yanı başımızdaki her an iç içe olduğumuz beklenti türlerinden örnek vereceğim,
Şu taksit(ler) bitse, bütçemiz biraz daha rahatlasa, biz de rahatlasak. Böyle diyorsanız çok safsınız. Eğer üst gelir grubundan değilseniz taksit sorununuz hep olacaktır. Ben böyle gördüm, böyle yaşadım, yaşıyorum. Sistem sizi taksit taksit yolmak üzere düzenlenmiş. Aslında ederi çok daha düşük olan ve üstelik gereksinim duyduğunuza inandırıldığınız ürünler ya da hizmetler her türlü yöntem ve teknikle taksitle sizi kendine çekiyor. Aslında ilk bir kaç taksitte onun bedelini ödediğiniz halde taksitle almanın bedelini daha aylar hatta yıllar boyu ödemeye devam. Bir de sürekli yenilenen teknolojiyi düşünürsek, sizin taksitleriniz asla bitmez. Ama asıl konumuz taksit tuzağı değil, taksitler bir bitse düşüncesi ile kendinizi yiyip bitirmeniz. Bitirmeyin efendim. Sistemin dışında yaşayamayacağımıza göre taksitlerimiz olacaktır. İhtiyaçlarınızı iyi belirleyip gerekeni iyi bir araştırma ile uzun vadeli olarak düşünerek almakta yarar var. Stres yapmadan, tadını çıkara çıkara kullanın, ya da tüketin, değerini bilin ve başkalarının ne aldığı, ne kullandığı pek de umurunuzda olmasın. Taksit nasıl olsa biter de arada çekilen sıkıntılar sağlığınızda kalıcı hasarlar bırakabilir.
Örnekler çoğaltılabilir ama bu yazı da okunmayacak kadar uzun ve sıkıcı olur. Ama konu ile çok ilgili bir beklentiden söz etmeden edemem;
En basitinden, maaş günü gelse.. (Gelecek de ne olacak sa..) Maaş gününden sonra genel durumun değişmesi olası mı.. Yok öyle bir şey.. O halde mevcut olan durumla baş etmenin yollarını kendimizi yıpratmadan, paralamadan bulmak zorundayız. Bunca laftan sonra şunu demek istiyorum; beklentilerle bir ömür tüketmek akıllıca mı?
Sonraya dair bir garantimiz yok. Az sonrayı bile bilemiyoruz. O beklenen sonralar olmayabilir. Ya da olsa bile yeni beklentiler otomatik olarak devreye girer.. Bu defa yeni beklentilerin gerçekleşmesine odaklıdır yaşam.. İyisi mi, şu beklentileri fazla yüksek tutmamakta fayda var diyorum. Bu benim görüşüm. Bekle bekle, nereye kadar. Yaşam sonsuz güç değil, sonsuz hiç değil. Sürekli (ileride) olmasını istediklerimize odaklı yaşamak yerine içinde bulunduğumuz anda nelere sahip olduğumuzun bilincine varıp o anlardan azami keyif alarak yaşamak emin olun çok daha avantajlı olacaktır. Böylelikle, belki de hiç yaşayamayacağımız beklentiler için harcanacak enerji ve zaman daha makul, daha mantıklı ve getirisi daha fazla olacak şekilde değerlendirilebilir. Getiri dediğim maddi getiri değil. Sağlık, huzur, insan ilişkilerinde doygunluk....
Etiketler:
Yaşamdan
27 Ağustos 2016 Cumartesi
Kahkaha Çiçeği (Gündüz Sefası)
Çok eski zamanlarda, uzak bir ülkenin mutsuz bir kralı varmış. Mutsuzluğu nedendir bilinmez.. Evet, o bir kral olsa da sonuçta insan. Kim bilir ne dertleri, ne özlemleri, ne kaygıları, ne yoksunlukları vardır içine gömdüğü, bilinmez ki... Bilinen bir şey varmış ki, bu kralın yüzü hiç mi hiç gülmezmiş.
Öte yandan sarayın yakınlarında, küçük bahçesi içindeki kulübesinde yaşayan kimsesiz bir çiçekçi kız varmış. Minik saksılarda yetiştirdiği çeşit çeşit çiçekleri satarak yaşamını sürdürürmüş. Küçücük bahçesinde yetişen gülleri, lavantaları, karanfilleri de unutmamalı. Onları da genç adamlar sevgililerine, eşlerine vermek için satın alırlarmış. Bazı insanlar da, hasta ziyaretine giderken, annelerini, kayınvalidelerini ya da arkadaşlarını mutlu etmek için uğrarlarmış bu küçük bahçeye. Her mevsim bir şeyler bulunurmuş orada. Kışın zerenler, kış gülleri, ilkbaharda ve yazın hemen her tür çiçek, sonbaharda krizantemler rengarenk, mis kokuları ile mutluluk saçarmış etrafa. İlkbahardan itibaren bu güzelliklere kuşlar, kelebekler eşlik edermiş. Tabii ki bir de çiçekçi kızın kahkahaları.. Kazandığı paralarla zar zor geçinse de mutlu bir hayatı varmış bu kızın. Kahkahaları bazen saraya kadar ulaşır, penceresi açık ise, kral tarafından duyulurmuş. Kral bu duruma şaşırır, biraz da kızarmış. ''Bu kadar gülünecek ne olabilir ki bu dünyada? '' diye sorarmış kendi kendine. Derken bir gün daha çok sinirlenmiş ve ''şu kahkaha atan kızı bana getirin, öğrenelim bakalım neymiş bu mutluluğun kaynağı'' demiş.
Adamları derhal kıza durumu iletmişler ve hazırlıklı olması için uyarmışlar: ''Kralımız son derece sinirlidir ve yüzü hiç gülmez. Onu kızdırmamaya özen göstermelisin'' diye..
Kız durumu anlamış ve son anda geri dönüp kulübesinden minicik bir paket almış. Kralın huzuruna çıkınca, kral onu şöyle bir süzmüş, yoksul olduğu her halinden belli olan kıza yanıtını çok merak ettiği soruyu sormuş: '' Söyle bakalım küçük hanım, sana her gün neşeli kahkahalar attıran şey nedir?''
Kız, biraz korksa da cesaretini toplayıp yanıt vermiş:
''Kral Hazretleri, size bunu sözlerle açıklayamam. Yaşayıp görmeniz lazım.'' demiş ve içinde bir kaç tohum olan minik hediyesini takdim etmiş. Bunları pencerenizin tam altına kendi ellerinizle dikin. Biliyorum işinin ehli bahçıvanlarınız var, onlar da başka tohumlar dikebilirler ama bunları kendiniz dikin lütfen ve ara sıra sulamayı sakın unutmayın. Kurumalarına izin vermeyin. İşin sırrı bu işte'' deyip kralın huzurundan ayrılmış. Kral, '' tüm önemli işlerimi bırakıp bu tohumları mı dikeceğim, bir de sürekli belli aralıklarla sulayacağım demek. Ne saçma!'' demiş demesine de içi bir türlü rahat etmemiş ve tohumları dikmiş, sulamış.
Kısa bir süre sonra tohumlar çimlenmiş, boy atmaya başlamış. Sarayın bahçesinde işinin ehli bahçıvanların yetiştirdiği çeşit çeşit çiçekler olmasına rağmen kralın gözü penceresinin altında büyümekte olan bitkiden başkasını görmüyormuş. Bu bitki adeta takıntı olmuş kralda. Her sabah uyanınca penceresini açıp aşağıya bakıyormuş. ''Aaa, ne kadar da büyüdü, bu bir sarmaşıkmış meğer'' diyormuş. Derken bitki ilk tomurcuklarını vermiş. Kralın yüzünde bir gülümseme olmuş. Hizmetkarı odaya girince kralın yüz ifadesini görüp çok şaşırmış. Bir kaç gün sonra tomurcuklar patlayıp koyu mor çiçeklere dönüşmüşler ve kral heyecanla çiçeklerine bakmış. ''Tanrım, bu ne güzel bir olay, ben ektim, ben büyüttüm bu güzel şeyleri'' diyormuş. Derken çiçekleri ziyaret eden bir kelebek uçarak kralın hizmetkarının burnuna konmuş. Hizmetkar şaşkın bir ifade ile şaşı gözlerle bakarken kral gülmeye başlamış, hem de kahkaha ile.. Tahmin ettiğiniz gibi, o çiçekler, kahkaha çiçekleriymiş.
Sanırım bu masalımsı öykünün anlatmak istediği kahkaha çiçeğinin özel bir çiçek olması değil. Ama bu masalda başka bir çiçek değil de kahkaha çiçeğinin seçilmesi tesadüf de değil. Bu çiçek bir sembol. Önemli olan, her konumda, her statüde insanın biraz emekle, biraz sabırla yeni bir şeyler deneyerek yaşamına renk ve anlam katabileceği.. Kahkaha çiçeğine gelince; bu yetiştirmesi kolay, kısa sürede gelişen her ortama, her iklime uyumlu üstelik, oldukça neşeli, hoş çiçekler açan bitki, bu masala çok yakışmış bence. Eminim sizlerin bahçelerine, balkonlarına da yakışacaktır. Hepinizin, yüzünüzü güldüren uğraşıları olsun. Bol kahkahalar! Sağlıcakla kalın.
Etiketler:
Bahçecilik,
Bahçem,
Edebiyat,
Hobilerim,
Süs Bitkileri,
Yaşamdan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)












































