Yaşamdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşamdan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2020 Perşembe

Lagom Yaşam


Lagom yaşam tam bana göre! Moda kavramlardan biri gibi görünse de hayatımıza adapte ettiğimizde sadeliğin ve huzurun ta kendisi olan çok sevebileceğiniz bir yaşam tarzı. Peki nedir lagom? Türkçe'deki karşılığı ''azı karar, çoğu zarar.'' Bir şey bize yetiyorsa fazlasını neden isteyelim? Kullanmadığımız halde aldığımız onca eşya, ağzına kadar dolu buzdolapları, bitmek bilmeyen işleri bitirmeye çabalarken kaçırdığımız sosyal hayat, didinmek derken yaşamdan tat almayı unutuyoruz. İşte lagom yaşamak tam da burada duruyor. Mola vermek, düsturlarından biri. Şimdi burada en yalın hali ile bile anlatacak olsam çok uzun bir yazı olacak.. En iyisi birazcık merak uyandırıp sizleri araştırmaya davet etmek. Emin olun pişman olmayacaksınız.

26 Aralık 2019 Perşembe

Nasıl Kıydınız!


Bu ağacı kesmişler. Bu bir meşe ağacıydı; belki de 100 yaşında. Bugün gördüm, göz yaşlarımı tutamadım.Yüzlerce kuş barındırıyordu. Kocaman kırmızı kuyruklu sincaplar oynaşırdı dallarında. Koca gövdesini devirmişler. Dalcağızları yerlere serilmiş. Ayrıca aynı yerde yedi sekiz tane kocaman zeytin ağacını da kesmişler. Bakımsız olsalar da meyve doluydu üstleri. Dedelerinizin kemiklerini sızlattınız. Aferin size!

2 Aralık 2018 Pazar

Çok Çok Üzgünüm!


Sevgili blogger arkadaşım, içten, samimi yazıları ile, yaşama bakış açısı ile beni kendine hayran bırakan Ayşen'i kaybetmişiz... Nasıl da savaşmıştı. Yaşadığı en zor ve en acı deneyimleri bile içtenlikle paylaşıp öyle bir bilgelikle sürdürüyordu  ki savaşını, elimden gelse canımdan can, ömrümden ömür veresim geliyordu yazdıklarını okudukça. Sonra uzaklaştım biraz bloglardan. Bu arada benim de kayıplarım oldu en acıtanından.. Arada bir uğrasam da korkuyordum sayfasına bakmaya. Yine de uğramadan edemiyordum.  Ve işte korktuğum olmuş.. Ne diyebilirim; ''Işıklarda uyu'' desem, zaten öyle olmalı.. Kalıplaşmış taziye sözleri, yüreğime sığdıramadığım acıyı, özlemi, geride bıraktığı sevdikleri için iyi dileklerimi ifade edebilir mi.. Seni hiç unutmayacağım Ayşen, güzel insandın..
http://idillehayat2.blogspot.com/

12 Eylül 2018 Çarşamba

Güzeller Güzeli İxora


             Yıllardır ortanca yetiştirmek için çabalarım. Büyük heveslerle aldığım ortancalar kurur ve büyük hayal kırıklıkları yaşarım. ''Artık ortanca yetiştirmeye son!'' deyip bir kez daha deneyeyim dediğim öyle çok oldu ki.. 
                Bu kez gerçekten vazgeçiyorum; çünkü ixora ile tanıştım. Kasımpatı almak için gittiğim çiçek serasında onları görünce gözlerimi alamadım. Tam da bu iklimin bitkisi olduğunu öğrenince nasıl sevindiğimi anlatamam. Parlak kırmızı, canlı ve iri çiçeklerini görünce hayran kaldım. Pembesi ve turuncusu da var ama ben yine de temkinli olup sadece kırmızı açanı aldım. Eğer sorunsuz  büyütebilirsem  mutlaka diğer renklerini de alırım.
                 Ana vatanı Hint yarımadası olan bitki sıcak ve nemli havada yaşayabiliyormuş. Mayıs-Nisan ayları arasında  aralıksız çiçek açtığı söylendi. Yaz başında biraz sıvı besin takviyesi dışında özel bakımı yok.  Su ihtiyacı doğal olarak yazın artan, kışın  daha az sulama gerektiren bir bitki. Şimdilik  bildiklerim bu kadar. Bitki ile ilgili gözlem ve deneyimlerim zamanla bilgiye dönüşünce  meraklıları için paylaşırım.
                Sağlıcakla kalın...       












16 Ağustos 2018 Perşembe

Terk Edilmiş Evler

Terk edilmiş evler vardır her şehirde,  her kasabada, hatta köylerde.
Yapayalnız, ürkütücü, bir o kadar da hüzün verici  görüntüleri olan  harap evler…
Kirli,  kırık dökük camları, kapıları, pencereleri, aşınmış sıvaları, eğer varsa acınası bahçeleri ile sızım sızım sızlayan bir halleri vardır.
Tıpkı yarı aç yarı tok sokaklarda ömür tüketen, kimsesiz,  hasta, yarı deli, muhtemelen alkolik ya da şizofren evsiz insanlar kadar hüzün vericidir o evlerin hali de..  Pek de farklı değillerdir hani; evsiz insanlarla  insansız evler…. Kaderleri  aynıdır,  sahip çıkanları yoktur.  Pek çok güzelliği, yaşanmışlığı, anıyı taşıyor olmaları  hiç bir şey ifade etmez şimdiki durumda.  İşleri bitmiş, devirleri tamamlanmıştır. Enkaz olarak gözler önünde olmaları da sadece yürekleri  sızlatır ama hemen hiç birinin kurtuluşu, eski güzel günlerine dönüşü olası değildir.
 Onlardan birini gördüğüm zaman  çok hüzünlenir, ”kim bilir kimler yaşadı  bu evde?” diye düşünürüm. Film kareleri canlanır gözümde.  Özellikle Kaleiçi’nde özgün mimarileri ile dikkatimi çeken eski harap konakları görünce .  Şu kapıdan kim bilir kimler  girdi  bir zamanlar? Şu pencereden hangi kadın, akşam eve dönecek olan eşini görmek için baktı?  Yaz akşamlarında, taş duvarların arkasındaki portakal ağaçlı, yaseminli bahçede kurulan sofrada kimler akşam yemeği yediler ve taş plaktan yayılan  hangi şarkıları dinlediler? Kim  bilir, ne sevinçler ve ne acılar yaşandı?  Ne aşklar, ne terk edilişler, ne kavuşmalar geldi geçti..
Henüz  ben doğmadan çok önce yaşanmış pek çok mizansen canlanır gözümde.
Dantel perdeleri yıkayıp kolalamaktan, merdivenleri Arap sabunu ile ovmaktan yorgun düşmüş  hanım, muhtemelen  beyi  eve gelmeden  giyinip süslenip ondüleli saçlarına hafif  limon suyu ile şekil verip allığını  sürmüştür.
İşte şu yüksek merdivenli, sırtını eski kale duvarına dayamış konakta, bahçesindeki turunç ağaçlarından toplanan turunçlardan kaynatılan reçelin kokusu nasıl da  sokağı sarmıştır..  Diğer  bir evde  taze asma yaprakları toplanıp çoktan,  minicik serçe parmağı inceliğinde  sarmalar olarak ocağa konulmuştur. Başka bir evde, evin biricik kızına  görücü  gelecek hanımlar için  hazırlık vardır.  Hazırlanan  kurabiyeler,  köşedeki  fırına  gönderilmek üzere, üzerleri güzelce örtülmüş, vişne şurupları, kalıp halinde alınıp talaşta saklanan ve  kırılıp bakır bir kovaya doldurulan buzda soğutulmuştur..
Fransızca öğretmeni Dilber Teyze  piyanosunu  tıngırdatmaktadır, hurma ağaçlarına grup halinde konan kumruların eşliğinde…
Çocuklar mutludur, televizyon , internet kafeler, alışveriş merkezleri olmasa da.  Rahatça oynayabildikleri  bahçeleri, boş arsalar, tırmanabilecekleri ağaçları vardır.
Sokak kedileri bile  mutludur o yıllarda.  Bahçelerin kuytu ve gölge köşelerinde karınları doyuyor, yorulana kadar oynayıp uyuyorlardır muhtemelen. Yollarda ezilme tehlikesi olmadan, yaşayıp gidiyorlardır.
Görüyorsunuz ;  beni nerelere alıp götürdü bu eski evler ve emin olun bu anlattıklarım birebir yaşanmıştır. Anneannemin anıları,  annemin ve teyzemin de aktarımları ile  capcanlı geliyor gözümün önüne..  Neredeyse bir roman yazdıracak  kadar  hissediyorum yaşanmışlıkları.
Ve şimdi  yılların  yorgunu konak, çoktan  rahmetli olmuş  eski sahiplerinin çocuklarının  küçüklük  halini bilse de yetişkinliklerini bilmiyordur.  Hele onların çocuklarını  hiç tanımamıştır..
 

Bu eski  konak yavrusu evlerden biri de rahmetli dedemin ailesine aitmiş.  Kaleiçi’nde , Kırkmerdivenler’in  altında harap durumda yok olmakta  şu an.. Bir çok varisi olan ancak yasalar gereği restore edilmesi için  akıl almaz bir  servet harcanması gereken  bu evin durumu, ailedeki pek çok hukukçunun  bile içinden çıkamadığı,  kimin ne yapacağı bilinmeyen bir muamma.  Gördüğüm zaman  göz yaşlarımı tutamıyorum…

3 Mayıs 2018 Perşembe

Begonvilli Ev Halleri


























Bahçemizden, çiçeklerimizden, patili can dostlarımızdan ve hobilerimden bir kaç kare.  Tüm dostlara selamlar..

6 Mart 2018 Salı

Geyik Elması

Dün sabah orman yürüyüşümüzde rastladığım en muhteşem görüntü, çiçek açmış geyik elması ağaçlarıydı. Şu an bir kaç geyik elması ağacı çiçeklere bürünmüş. Geçen yıl  meyve vermiş hali ile fotoğraflarını çekmiş arşivime  koymuştum. Görsel şölene buyurun:





















30 Ekim 2017 Pazartesi

Kim Ölmüş Biraz Romantizmden !


Bir  arkadaşım  var; hem  de esaslısından.. Hani  denir  ya ''yalnızca  iyi  gün  dostu  değil, gerçek  dosttur''  diye. Bu  söz  onun  için  çok  uygun.. Ne  zaman  anılarımız canlansa,  iyi  ve  kötü  günlerimizde  yaşadığımız  binbir  paylaşım  gelir  gözümün  önüne. Hangisini  anlatayım, anlatmakla  bitmez  ki... Komik şoförlük  maceralarımız, okula  geç  kalışlarımız, alışverişlerimizde yaşadığımız eğlenceli  olaylar,  mutlu günlerimiz, çok  acı  günlerimiz, çoğunlukla  da komik  olma  kaygısı  gütmeden doğal  hali  ve  kıvrak  zekası  ile  durum  komedilerini  aratmayan  halleri..  Ama  bir  yönü  var ki,  şaşar  kalırım.  Bu  güzel,  bu şekerden  yapılma  kalbi  olan  arkadaşım  öyle  bir  Doğrucu Davut'tur ki, romantizm  falan etkilemez  onu. ''Ah ne  hoş  bir ay  var bu  akşam'' desem ''Aman canım  üzerindeki  pörtlek  göz  gibi  kraterleri bildiğim için  bana  hoş  gelmiyor''
der.

Ya  da  bir  gelinle  damat görsek tesadüfen,  benim  gözlerim  dolar, ''çok  yakışmışlar, inşallah mutlu  olurlar''  derim,
o:
-İnşallah  öyle olur  ama  üç  beş  gün  sonra  didişmeye  başlarlar.
der.  Bu  asla  onun   kötü  niyetinden  değildir  ama romantizmle  işi  yoktur  ve gerçekçidir.

Bir  demet  çiçek  götürseniz, sevinir  sevinmesine  ama  söylemeden  de  duramaz:
-Keşke  koparılmasa  bu  çiçekler,  dalında daha  güzeller  çünkü, 
deyiverir.

Romantik bir  slow müzik   dinliyorsanız  der  ki,
-Şöyle  hareketli  bir  şeyler  dinleyelim  de  kendimize  gelelim.. Ve  hiç  üşenmez  şıkır  şıkır  oynar bile.. Onun  enerjisi, yaşama  bağlılığı  bir  başkadır.
Çocuklarımız  birlikte  büyüdü  sayılır. Hem  iş  arkadaşım, hem de komşum  diyebileceğim yakınlıkta  oturduk  yıllar  boyu.  Şimdi  biraz  uzağız. Şehir dışında gönlünce  güzel  bir  eve  aldı, emekliliğin  tadını  çıkarıyor  canım  arkadaşım. Bu  yüzden ne  anılarımız  var... Bugün  nedense  hep  gözümün  önüne  geliyor, çok  özlemişim. İlk  fırsatta  arayıp görüşmem  lazım.




 Arkadaşımı anarken  aklıma  geldi  bu  romantizm konusu:)

Ama  birazcık  da   olsun  yaşamımızda ,  bunun  ne  zararı  olabilir?
 Romantik  şarkılar dinlemenin,  ayın  ne  kadar  güzel  olduğunu düşünerek  seyretmenin, sonbahar  yapraklarının  harika  renklerine  hayran  kalarak hafif  çiseleyen  yağmurda  yürümenin, dün  sokakta fotoğraf  çekimleri yapılırken  rastladığım  gelin  ve  damadın ömür  boyu  mutlu  olacağını  düşünmenin  nesi  kötü olabilir?  Ara sıra  bunları  yapmak  yaşamın  gerçeklerinden  koparmıyor insanı.. Bana  iyi geliyor  doğrusu...
Bu  resimler  benim  gibi(arasıra)  romantizmden hoşlananlar  için.






6 Ağustos 2017 Pazar

Terk Edilmiş Ev

Terk edilmiş evler beni  hep etkilemiştir. Bir zamanlar renkli yaşamların yuvası olmuş, kim bilir hangi nedenle ve  en çok da o kaçınılmaz son ile yapayalnız, kimsesiz kalmış evler.. Bu belgesel  tadındaki  fotoğraf karelerini görünce alıntıya itibar etmeme kuralımı  bir kenara bırakıp  sizlerle paylaşıyorum.
Yıllardır kimsenin dokunmadığı ev!
Dünya üzerinde çok fazla terk edilmiş mülk bulunuyor. Japonya'da çürümeye bırakılan tema parkı veya 1930'lu yıllarda ünlenen Doğu Ekspresi hatta Mike Tyson'ın Ohio konutu bile zaman içinde terk edildi. 


Terk edilen evlerde sonuç genellikle ürkütücü oluyor. Yabani otlarla kaplanan, rutubetlenen ve çürüyen evler...


Fotoğrafçı Maikal Brant, terk edilmiş evleri çektiği bir koleksiyon yapıyor. Brant'ın makinesinden çıkan evlerden birini sizler için seçtik.

 Terk edilmiş bu evde resim çerçevesine kadar her şey yerli yerinde duruyor.


Kalkan duvar kağıtları, örümcek ağları veya tozlanmış zeminleri tabi ki inkar etmiyoruz fakat kesinlikle gördüğümüz en iyi terk edilmiş evlerden birisi.

 Yastıklar ve yorganlar her zamanki yerinde muntazam bir şekilde dursa da üstlerinde uyumak pek mümkün gibi görünmüyor.

Evin dekorasyonu da oldukça zarif bir şekilde yapılmış.

 Yıllara meydan okuyan bu ev hala çok güzel.





1 Ağustos 2017 Salı

Sade Yaşam, Huzurlu Yaşam!


Sevgili Dostlar,
 Bir önceki paylaşımımda ''Sanılanın Aksine Satın Aldıkça Daha Mutlu Olmuyoruz''  başlıklı harika yazı ile bu konuyu ele almıştım. Kaynağını bilmediğim bu yazı muhtemelen bir çeviriydi ama evrensel bir sorunu ele aldığı için bana fazlası ile hitap ediyordu. Uzunca bir süre  bloğa dönüp bakmadığım için gelen yorumlardan haberim olmamıştı.  Dün gördüm ki, oldukça ilgi görmüş. Çok yararlı olabilecek görüşler içeren mesajlar yazılmış. O halde bu önemli konu burada kalmasın ve kendi  yaşamlarımıza uyarlayıp bazı çıkarımlarda bulunalım istedim.  Çünkü böyle önemli bir konu alıntı yazılarla geçiştirilmemeli.
Sade ve az tüketime yönelik, az eşyalı bir yaşam tarzı için herkesin farklı nedenleri olabilir. Yaşam koşullarımız, şehrimiz, ülkemiz farklı olabilir. Kimimiz çevre bilinci nedeni ile, kimimiz  istifçiliğe yönelik bir tv. belgeseli izleyip etkilendiği için, kimimiz de daha az yorulup daha çok  tasarruf etmek için sadeleşmeye ilgi duyuyor olabilir. Bende bunların hepsi var. Sonuçta amacımız iç huzuru içinde daha rahat yaşamak ise bunun yollarını kendimize göre bulmamız lazım. Ben de kendimden örneklerle durumu gözden geçirmeye karar verdim:

Şu günlerde evimin  bir bölümünde yenileme çalışmaları sürüyor. Mutfağımı daha kullanışlı ve ferah bir ortam yapma çabası içindeyim. Bu zor ve külfetli iş benim için gereksiz  eşya ve araçları görüp onlardan kurtulmam için iyi bir fırsat oldu. Burada detaya girip yazıyı fazla uzatmayacağım ama emin olun kullanılmayan ya da az kullanılan çok ama pek çok şeye sahibiz. Bunların bizimle yaşam alanlarımızı işgal etmeleri  temizlik, düzen ve göz estetiği yönünden  büyük rahatsızlık nedeni. Alırken harcadığımz paralar ayrıca iç sızlatıcı bir durum. Yenileme işi bitince kesin kararlıyım, mutfağımda gereksiz bir  bardak ya da fincan dahi olmayacak. Sonra da  sıra  evin diğer bölümlerine gelecek.

Çoğumuzun hiç kullanmadığı ya da  çok az kullandığı ne çok eşyası var kim bilir.. 80-100 parçalık yemek takımları, gardroplar dolusu giysiler, onlarca ayakkabılar  vs. vs.  Bendekileri saysam utanç içinde kalırım. Geç kalmış olsam da sistemli bir şekilde hepsi gidecek. Kışa kadar bu sorunu çözüp sade ve huzurlu olacağını düşündüğüm yeni yaşamıma adım adım ulaşmayı planlıyorum. Bunu şöyle ya da böyle yapacağım diye kesin kurallar koymuyorum ama kafamda bazı yöntemler oluşmaya başladı. Mutfak yenileme  işinden  dolayı biz mutfaktan başlıyoruz. Mutfağımı gereksiz eşyalardan dolayısı ile kalabalıktan arınmış, aradığımı bir çırpıda bulabileceğim duruma getirdikten sonra sanırım giysi dolaplarına el atacağım. Zaten bunu her yıl  az çok yapıyor, giyilmeyen ya da az giyilenleri elden çıkarıyorum. Bu yıl biraz daha dikkatli yapacağım. Sonra ev tekstili ile ilgili azaltmalarım olacak. Gerçekten  düzenli olarak kullandığım çarşaflar, nevresimler, örtüler,  masa örtüleri elimin altında tutup  diğerlerini alt kattaki depo odama yaptıracağım raflara koymayı düşünüyorum. Çünkü örtü türü şeylerin eskisi de yenisi de  her an lazım olabiliyor. Özellikle patilileri olan evlerde. Kendimi kaptırıp  her şeyi  elden çıkarırsam lazım olunca bulma sıkıntısı  doğabilir. Buna özen göstermeli. Önümdeki üç aylık planda sözünü ettiğim depoyu da gereksiz  yere saklanan eşyalardan  arındırma projem var. İstifçilerin evi gibi her  saklanılan eşyayı tek tek elden geçirip elemeye  kalkarsam başarısız olabilirim. Bunun yerine  bana  gerçekten gerekli olan mangal, bahçe şemsiyesi, şövalem, dikiş malzemelerim, evin artan boyaları ve  alet edevatın  listesini çıkarıp geri kalan her şeyi gözden çıkarmam gerekiyor. Örneğin kullanılmayan elektrik sobaları, nesli kesilmiş fayans artıkları, koliler dolusu kitaplar...

Bir de onarılır ve kullanılır diye depoda bir köşede duran aletler var. Üç yıldır ne onarıldılar ne de kullanıldılar. Vantilatör, eski bir şofben vs. Bunların artık hiç bir şansı yok bu evde.

Son yıllarda iyice farkında olduğum bir  durum  daha var: Evimi seven ve dekorasyon konusuna önem veren biri olarak  bazı ev aksesuarlarımız biraz fazlaca. Bunlar mevsimlere ve özel günlere göre  değişiyor, azalıp çoğalabiliyor.  Kendimce güzel ve zevkli şeyler ama tozlarının alınması,  yerleştirilmesi hiç de kolay değil. Kışın bazılarını ambalajlayıp  karton kutulara yerleştirdim ve depoya koydum.  Yine de epeyce bu tarz ıvır zıvırımız var. O halde çoğu ortada olmamalı ve  depoda   kolay ulaşabileceğim raflarda ruh halime göre  dönüşümlü olarak kullanılmalı. Kalabalık gruplar halinde değil. Ne demiş bilge büyükler; eşyanın  kölesi değil efendisi olun. Onlar sizi kullanmasın, siz onları kullanın.
Tabii ki iş  sadece elimizdeki fazlalıklardan kurtulmakla  bitmiyor. Aslında asıl sorun satın alma evresinde başlıyor. Alış veriş alışkanlıklarımızı ciddi olarak gözden geçirip neleri  doğru neleri yanlış yaptığımızı kavramalıyız. Çok donanımlı aletlerin sadece bir kaç işlevini kullanıyorsak onca fark ödemeye değer mi? Kocaman bir evin sadece bir kaç odasını, iki banyonun sadece birini kullanıyorsak fiyatı üçe dörde katlayan, bu özellikler  için yıllarca banka  kredisi ödemeye değer mi? Benim tanıdığım, böyle evler için ya da üstün donanımlı arabalar için ömrünü yiyip tam ulaşınca ağır hastalıklarla mücadele eden ya da maalesef yaşamını kaybeden insanlar var. Eminim sizin de vardır.
Azla yetinip tam da ihtiyacına göre mal edinen, enerjisini ve zamanını borçla boğuşmak yerine yaşadığı yeri keyfince düzenlemek için  harcamak daha mantıklı değil mi? Ya da bankaları  zengin etmek yerine olanaklar dahilinde tatile çıkmak, gezmek, tozmak..

Az eşya ve her şeyin daha azı ile yaşamanın  önemli bir karar olduğunu, uygulanabilmesi için kararlı olmanın ise ilk koşul olduğunun bilincindeyim.  Bana  nefes alma ve daha az  yorulma şansı olduğunun da  farkındayım.  Bu anlattıklarım benim koşullarıma göre uygulamayı düşündüğüm bir proje.  Sizler de kendi koşullarınızı gözden geçirip  nelere  ihtiyacınız olup neleri gereksiz yere bulundurduğunuzu belirleyebilirsiniz. Unutmamalı; gereksiz her eşya  enerjimizi, ortamımızı, zamanımızı bizden çalıyor.  Bir de bizim ihtiyacımız olmadığını anlayıp gözden çıkardığımız eşyalara gerçekten gereksinim duyan insanlar olduğunu düşününce onların duyacağı mutluluk için bile bu fazlalıkları vermek iyi olur diyorum. Tüm dostlara  selamlar.

3 Temmuz 2017 Pazartesi

Türkler Neden Mutsuz?

Ulus olarak bir yılda 36 milyon kutu antideprasan kullandığımızı biliyor muydunuz?  Bu,kayıtlara geçen yani Sağlık Bakanlığı'nın açıkladığı rakam..  Acaba bu  ilaçlar ne derece işe yarıyor?


GALLUP’un, 20015 yılında  arasında dünya çapında gerçekleştirdiği “mutluluk” araştırmasında Türkiye maalesef son  10 ülke içinde.  İnanmayanlar göz atabilir:

 http://www.hurriyet.com.tr/dunya-mutluluk-arastirmasinda-ilginc-sonuclar-28505502

Danimarkalıların yüzde 82 si kendisini “mutlu” olarak tanımlarken Türkiye’de bu oran sadece yüzde 13.

Yani durum şu: Mutsuzum, mutsuzsun, mutsuzuz.

Piyasalardaki onlarca kitap, insanları daha mutlu  daha sağlıklı yapmanın yollarını  açıkladığını iddia ediyor.  Belli ki, mutsuzluğumuz   insanların  zayıf olduğu yönlerini keşfedenler ve bundan para kazanmak isteyenler  için iyi bir kazanç alanı.

Okuduğum  bir makalede, bir uzman ( haydi adını da vereyim Dr. Tanju Sürmeli) “Türkler genellikle beyinlerinin ön bölümünü iyi kullanmıyor” diyor.
Ve devam ediyor:
''Dolayısıyla sabırsızlık, duygusallık, saldırganlık, motivasyonsuzluk, ani öfke patlamaları gibi iyi tanıdığımız özellikler ön planda.

Bu özelliklerin hiçbirinin mutlulukla yakından uzaktan ilgisi yok. 

Hepsi tek başlarına birer mutsuzluk kaynağı.

Türkiye’de insanlar hep bir kavga ortamında. Politika sahnesinde, medyada kavga olunca beyin negatif bir döngüden çıkamıyor” diyor.

Arkasından da önerilerini sıralayıp,  kendi geliştirdiği  yöntemlerden söz ediyor.. Ayrıca  bu konu ile ilgili  bir de kitap yazmış.

 Ben , ''bu kitap, o kitap diye tavsiyelerde bulunacak  konumda  değilim. Üstelik bu tür kitapların pek çoğunun okuruna değil de  maddi kazanç yolu ile yazarına  mutluluk verdiğini de düşünmüyor değilim.
Ancak mutsuzluklarımız konusunda  kafa yormamız gerektiğine  düşünüyorum. Yaşamın  zorlukları ile baş edebilme konusunda   her insanın yapabileceği bir şeyler olduğuna inananlardanım. Şahsen ben  kişilerin  hatta uzmanların ''Şöyle yapın, böyle yapın!'' tavsiyelerinden çok kendi mutsuzluğumuzun kaynağını  keşfedip  ona göre önlemler almamız  gerektiğini düşünüyorum. Bir de  başkalarının durum ve duygularını anlayabilmenin önemli olduğuna inanıyorum. Yani  ben merkezci olunca daha çok mutsuz oluyor insanoğlu.
Elbette, hayattan zevk alabilme  konusu  da önemli.. Bunu başarmak için kendimizi tanıyıp zaman ve çaba göstermemiz  gerekiyor. ''Zaman ve koşullar!''  dediğinizi duyar gibiyim.. Eee ne yapalım, emek olmadan başarı da olmuyor.
Gerektiğinde güvenilir bir uzmandan yardım almak  işe yarayabilir. Yine de iş  insanın kendi beyninde başlar ve biter gibi geliyor bana.


  Hepinize sağlıklı bir beden ve ruh diliyorum. Mutsuzluklar  hepimizden uzak  olsun.

4 Haziran 2017 Pazar

Yaşamı Olduğu Gibi Kavrayabilme

Yaşam beklentilerden mi ibaret? ''Tabii ki değil'' demek isterdim.
Ama...
Bakıyorum da,  galiba öyle. Belki farkında değiliz ama her anımızda  bir şeylerin olmasını, gerçekleşmesini bekliyoruz. Bir şeylere kavuşmak odaklı yaşadığımızı düşünüyorum. Dolayısı ile hep ileri tarihler, sonraki günler oluyor aklımızda. Basitçe bir kaç örnek verecek olursak;
Şu okul bitse..
Oysa bunun gerçek anlamı şöyle: o bir an önce bitmesini istediğiniz  yıllar, ileride hayatınızın en güzel yılları olarak  anımsanacak. Benim gibi  epeyce yaş almış olanlar, lise, üniversite yıllarına ait fotoğraflara bakarken o duyguyu çok güçlü yaşarlar.
Çocuklar büyüse de rahat etsek.. Böyle bir isteği  dile getiren birine verilecek yanıtım şu: Avucunuzu yalarsınız. Neden mi?  Birincisi, onlar büyürken sizler  yerinizde saymayacaksınız. O bir an önce geçsin dediğiniz yıllar  aslında çocuğunuzun büyüyüşünü görmeyi doya doya yaşayacağınız, o yıllardaki enerjinizle bir takım zorluklarla kolayca baş edebileceğiniz  yaşlar. O özlediğiniz ileriki yıllarda ise belki boş zamanınız olacak ama enerjiniz de azalmış  olacak. Ayrıca büyük çocukların  aileye hiç sıkıntı vermemesi ütopik bir beklenti.  Ne yazık ki gerçek bu.
Şimdi daha yanı başımızdaki her an iç içe olduğumuz  beklenti türlerinden örnek vereceğim,
 Şu taksit(ler) bitse, bütçemiz  biraz daha  rahatlasa, biz de rahatlasak. Böyle diyorsanız çok safsınız. Eğer üst gelir  grubundan değilseniz taksit  sorununuz hep olacaktır. Ben böyle  gördüm, böyle yaşadım, yaşıyorum. Sistem sizi taksit taksit yolmak üzere düzenlenmiş. Aslında ederi çok daha düşük olan ve üstelik  gereksinim duyduğunuza inandırıldığınız ürünler  ya da hizmetler her türlü yöntem ve teknikle taksitle sizi kendine çekiyor.  Aslında ilk bir kaç taksitte  onun bedelini ödediğiniz halde taksitle  almanın bedelini daha aylar hatta yıllar boyu  ödemeye devam. Bir de sürekli yenilenen teknolojiyi düşünürsek, sizin taksitleriniz asla bitmez.  Ama asıl konumuz  taksit tuzağı  değil, taksitler bir bitse  düşüncesi ile kendinizi yiyip bitirmeniz. Bitirmeyin efendim. Sistemin dışında yaşayamayacağımıza göre taksitlerimiz olacaktır. İhtiyaçlarınızı iyi belirleyip gerekeni iyi bir araştırma ile uzun vadeli olarak düşünerek almakta yarar var. Stres yapmadan, tadını çıkara çıkara kullanın, ya da tüketin, değerini bilin ve başkalarının ne aldığı, ne kullandığı pek de umurunuzda olmasın. Taksit nasıl olsa biter de  arada çekilen sıkıntılar  sağlığınızda kalıcı hasarlar bırakabilir.
Örnekler çoğaltılabilir ama bu yazı da okunmayacak kadar uzun ve sıkıcı olur.  Ama  konu ile çok ilgili bir beklentiden söz etmeden  edemem;

En basitinden,  maaş günü gelse.. (Gelecek de ne olacak sa..) Maaş gününden sonra genel durumun değişmesi olası mı.. Yok öyle bir şey..  O halde mevcut olan  durumla baş etmenin  yollarını kendimizi yıpratmadan, paralamadan bulmak zorundayız. Bunca laftan sonra  şunu demek istiyorum; beklentilerle bir ömür tüketmek akıllıca mı?
Sonraya dair bir garantimiz yok. Az sonrayı bile bilemiyoruz. O beklenen sonralar olmayabilir.  Ya da olsa bile yeni beklentiler otomatik olarak devreye girer..  Bu defa yeni beklentilerin gerçekleşmesine odaklıdır yaşam.. İyisi mi, şu beklentileri  fazla yüksek tutmamakta fayda var diyorum. Bu benim  görüşüm. Bekle bekle, nereye kadar. Yaşam sonsuz güç değil, sonsuz hiç değil. Sürekli (ileride) olmasını  istediklerimize odaklı yaşamak yerine  içinde bulunduğumuz anda  nelere sahip olduğumuzun bilincine varıp o anlardan azami keyif alarak yaşamak emin olun  çok daha avantajlı olacaktır. Böylelikle, belki de hiç  yaşayamayacağımız beklentiler için harcanacak enerji ve zaman daha makul, daha mantıklı ve getirisi daha fazla olacak şekilde değerlendirilebilir. Getiri dediğim maddi getiri değil. Sağlık, huzur, insan ilişkilerinde doygunluk....

27 Ağustos 2016 Cumartesi

Kahkaha Çiçeği (Gündüz Sefası)


Çok eski zamanlarda, uzak bir ülkenin mutsuz bir kralı varmış. Mutsuzluğu nedendir bilinmez.. Evet, o bir kral olsa da sonuçta insan. Kim bilir ne dertleri, ne özlemleri, ne kaygıları, ne yoksunlukları vardır içine gömdüğü, bilinmez ki... Bilinen bir şey  varmış ki, bu kralın yüzü hiç mi hiç gülmezmiş.

Öte yandan sarayın yakınlarında, küçük bahçesi içindeki  kulübesinde yaşayan kimsesiz bir çiçekçi kız varmış. Minik saksılarda yetiştirdiği çeşit çeşit çiçekleri satarak yaşamını sürdürürmüş.  Küçücük bahçesinde yetişen gülleri, lavantaları, karanfilleri de unutmamalı. Onları da genç adamlar sevgililerine, eşlerine vermek için satın alırlarmış. Bazı insanlar  da, hasta ziyaretine giderken, annelerini, kayınvalidelerini ya da arkadaşlarını mutlu etmek için uğrarlarmış bu küçük bahçeye. Her mevsim bir şeyler bulunurmuş orada. Kışın zerenler, kış gülleri, ilkbaharda ve yazın hemen her tür çiçek, sonbaharda krizantemler rengarenk, mis kokuları ile mutluluk saçarmış etrafa. İlkbahardan itibaren bu güzelliklere kuşlar, kelebekler eşlik edermiş. Tabii ki bir de çiçekçi kızın kahkahaları.. Kazandığı paralarla zar zor geçinse de mutlu bir hayatı varmış  bu kızın. Kahkahaları bazen saraya kadar ulaşır, penceresi açık ise,  kral tarafından duyulurmuş. Kral bu duruma şaşırır, biraz da kızarmış. ''Bu kadar gülünecek ne olabilir ki bu dünyada? '' diye sorarmış kendi kendine. Derken bir gün daha çok sinirlenmiş ve ''şu kahkaha atan kızı bana getirin, öğrenelim bakalım neymiş bu  mutluluğun kaynağı'' demiş. 

Adamları derhal kıza durumu iletmişler ve hazırlıklı olması için uyarmışlar: ''Kralımız son derece sinirlidir ve yüzü hiç gülmez. Onu kızdırmamaya özen göstermelisin'' diye..
Kız durumu anlamış ve son anda geri dönüp kulübesinden minicik bir paket almış. Kralın huzuruna çıkınca, kral onu şöyle bir süzmüş, yoksul olduğu her halinden belli olan kıza yanıtını çok merak ettiği soruyu sormuş: '' Söyle bakalım küçük hanım, sana her gün neşeli kahkahalar attıran şey nedir?''
Kız, biraz korksa da cesaretini toplayıp yanıt vermiş:
''Kral Hazretleri, size bunu sözlerle açıklayamam. Yaşayıp görmeniz lazım.'' demiş ve içinde bir kaç tohum olan minik hediyesini takdim etmiş. Bunları pencerenizin tam altına kendi ellerinizle dikin. Biliyorum işinin ehli bahçıvanlarınız var, onlar da başka tohumlar dikebilirler ama bunları kendiniz dikin lütfen ve  ara sıra sulamayı sakın unutmayın. Kurumalarına izin vermeyin. İşin sırrı bu işte'' deyip kralın huzurundan ayrılmış. Kral, '' tüm önemli işlerimi bırakıp  bu tohumları mı dikeceğim, bir de sürekli belli aralıklarla sulayacağım demek. Ne saçma!''  demiş demesine de içi bir türlü rahat etmemiş ve tohumları dikmiş, sulamış.

Kısa bir süre sonra tohumlar çimlenmiş, boy atmaya başlamış. Sarayın bahçesinde işinin ehli  bahçıvanların yetiştirdiği çeşit çeşit  çiçekler olmasına rağmen kralın gözü penceresinin altında büyümekte olan bitkiden başkasını görmüyormuş. Bu bitki adeta takıntı olmuş kralda. Her sabah uyanınca  penceresini açıp aşağıya bakıyormuş. ''Aaa, ne kadar da büyüdü, bu bir sarmaşıkmış meğer'' diyormuş. Derken bitki ilk tomurcuklarını vermiş. Kralın yüzünde bir gülümseme olmuş. Hizmetkarı odaya girince kralın yüz ifadesini görüp çok şaşırmış. Bir kaç gün sonra tomurcuklar patlayıp koyu mor çiçeklere dönüşmüşler ve kral heyecanla çiçeklerine bakmış. ''Tanrım, bu ne güzel bir olay, ben ektim, ben büyüttüm bu güzel şeyleri'' diyormuş. Derken çiçekleri ziyaret eden bir kelebek uçarak kralın hizmetkarının burnuna konmuş. Hizmetkar şaşkın bir ifade ile şaşı gözlerle bakarken kral gülmeye başlamış, hem de kahkaha ile.. Tahmin ettiğiniz gibi, o çiçekler, kahkaha çiçekleriymiş.

Sanırım bu masalımsı öykünün anlatmak istediği kahkaha çiçeğinin özel bir çiçek olması değil. Ama bu masalda başka bir  çiçek değil de kahkaha çiçeğinin  seçilmesi tesadüf de değil. Bu çiçek bir sembol. Önemli olan, her konumda, her statüde insanın biraz emekle, biraz sabırla yeni bir şeyler deneyerek yaşamına renk ve anlam katabileceği..  Kahkaha çiçeğine gelince; bu yetiştirmesi kolay, kısa sürede gelişen  her ortama, her iklime uyumlu üstelik, oldukça neşeli, hoş çiçekler açan bitki, bu masala çok yakışmış bence. Eminim sizlerin bahçelerine, balkonlarına da yakışacaktır. Hepinizin, yüzünüzü güldüren uğraşıları  olsun. Bol kahkahalar! Sağlıcakla kalın.