İnsan İlişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İnsan İlişkileri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Nisan 2020 Çarşamba

Toplumsal Ruh Sağlığımız Tehlikede!


İnsanlar sanki pimi çekilmiş bomba! Baskı altında gerçek kişiliklerin ortaya çıktığını bilmek için psikolog olmaya gerek yok. Dün akşam kendi kişisel  Facebook sayfasında bir hanım, güncelimiz olan konu ile ilgili olarak bir rahatsızlığını belirtti. Bir kaç ılımlı yorumdan sonra biri azarlarcasına bir yanıt verdi ve saniyeler içinde gerginlik arttı ve inanılmaz derecede çirkin hakaretler yağdı. Bu kişi bir erkek. Sorun erkek kadın ayırımı ile ilgili olmasa da, böyle olması gelenek, görenek ve görgü kuralları olarak durumu daha da çirkinleştiriyor. Arkadaş grubunuzdan birinin, farklı düşünüyor diye size en ağır hakaretleri rahatlıkla yapması ne kadar korkunç bir şey! Evet zor günler yaşıyoruz. Herkesin her konuda bire bir aynı düşünmesi, yaşananları aynı şekilde değerlendirmesi olacak şey mi? Olayın çok ama çok hafifi bir hobi grubu olan Bahçe Meraklıları grubumuzda da oldu. Grup üyelerinden biri içsel gerginliğini yorumlarına yansıttı. Kesinlikle hakaret etmediği halde gereken yapıldı. O kişi şu an grupta değil. Zaten üye kabulünde çok titiz davranıyoruz; artık tam anlamı ile kılı kırk yarmaya başladık.. Bu örneği vermemin nedeni; koşullarımız ne kadar ağır olursa olsun, hepimiz aynı durumdayız. Kimseyi kırmaya, üzmeye hakkımız yok. Hele sıkıntılarımızın acısını başkalarından çıkarmak, insanlara hakaret etmek, olacak şey değil! Bu daha önce olmayıp da şimdi olmuşsa örtülü karakter bozukluğunu ele veriyor. Bu durumda kendi rahatsızlığımızı sağaltmak için sağa sola saldırmak yerine makul ve mantıklı uğraşılarla şu zor günleri atlatmaya çalışmak en doğrusu değil mi? Sabırla okuyanlar olmuştur umarım. Sağlıcakla kalın.

2 Aralık 2017 Cumartesi

Engellerle Yaşamak Hiç Kolay Değil


Eşim de bir engelli.. Emin olun engellilerin ve engelli yakınlarının yaşamı çok zor! Sözde yapılan iyileştirmelerin aslı astarı yok. Hepsi boş laf. Ancak toplumun hoş görüsü ve vicdanı durumu biraz düzeltebilir. Bu da bazen oluyor, çoğu kez de olmuyor. Zaten beklentimiz acıma duygusu değil empati duygusu. Çünkü aslında herkes her an bir engelli adayıdır. Dilerim kimsenin başına gelmez ama engelli olmak an meselesi. Engelli yakını olmak da... Umarım bu konuda farkındalığımız artar.

30 Ekim 2017 Pazartesi

Kim Ölmüş Biraz Romantizmden !


Bir  arkadaşım  var; hem  de esaslısından.. Hani  denir  ya ''yalnızca  iyi  gün  dostu  değil, gerçek  dosttur''  diye. Bu  söz  onun  için  çok  uygun.. Ne  zaman  anılarımız canlansa,  iyi  ve  kötü  günlerimizde  yaşadığımız  binbir  paylaşım  gelir  gözümün  önüne. Hangisini  anlatayım, anlatmakla  bitmez  ki... Komik şoförlük  maceralarımız, okula  geç  kalışlarımız, alışverişlerimizde yaşadığımız eğlenceli  olaylar,  mutlu günlerimiz, çok  acı  günlerimiz, çoğunlukla  da komik  olma  kaygısı  gütmeden doğal  hali  ve  kıvrak  zekası  ile  durum  komedilerini  aratmayan  halleri..  Ama  bir  yönü  var ki,  şaşar  kalırım.  Bu  güzel,  bu şekerden  yapılma  kalbi  olan  arkadaşım  öyle  bir  Doğrucu Davut'tur ki, romantizm  falan etkilemez  onu. ''Ah ne  hoş  bir ay  var bu  akşam'' desem ''Aman canım  üzerindeki  pörtlek  göz  gibi  kraterleri bildiğim için  bana  hoş  gelmiyor''
der.

Ya  da  bir  gelinle  damat görsek tesadüfen,  benim  gözlerim  dolar, ''çok  yakışmışlar, inşallah mutlu  olurlar''  derim,
o:
-İnşallah  öyle olur  ama  üç  beş  gün  sonra  didişmeye  başlarlar.
der.  Bu  asla  onun   kötü  niyetinden  değildir  ama romantizmle  işi  yoktur  ve gerçekçidir.

Bir  demet  çiçek  götürseniz, sevinir  sevinmesine  ama  söylemeden  de  duramaz:
-Keşke  koparılmasa  bu  çiçekler,  dalında daha  güzeller  çünkü, 
deyiverir.

Romantik bir  slow müzik   dinliyorsanız  der  ki,
-Şöyle  hareketli  bir  şeyler  dinleyelim  de  kendimize  gelelim.. Ve  hiç  üşenmez  şıkır  şıkır  oynar bile.. Onun  enerjisi, yaşama  bağlılığı  bir  başkadır.
Çocuklarımız  birlikte  büyüdü  sayılır. Hem  iş  arkadaşım, hem de komşum  diyebileceğim yakınlıkta  oturduk  yıllar  boyu.  Şimdi  biraz  uzağız. Şehir dışında gönlünce  güzel  bir  eve  aldı, emekliliğin  tadını  çıkarıyor  canım  arkadaşım. Bu  yüzden ne  anılarımız  var... Bugün  nedense  hep  gözümün  önüne  geliyor, çok  özlemişim. İlk  fırsatta  arayıp görüşmem  lazım.




 Arkadaşımı anarken  aklıma  geldi  bu  romantizm konusu:)

Ama  birazcık  da   olsun  yaşamımızda ,  bunun  ne  zararı  olabilir?
 Romantik  şarkılar dinlemenin,  ayın  ne  kadar  güzel  olduğunu düşünerek  seyretmenin, sonbahar  yapraklarının  harika  renklerine  hayran  kalarak hafif  çiseleyen  yağmurda  yürümenin, dün  sokakta fotoğraf  çekimleri yapılırken  rastladığım  gelin  ve  damadın ömür  boyu  mutlu  olacağını  düşünmenin  nesi  kötü olabilir?  Ara sıra  bunları  yapmak  yaşamın  gerçeklerinden  koparmıyor insanı.. Bana  iyi geliyor  doğrusu...
Bu  resimler  benim  gibi(arasıra)  romantizmden hoşlananlar  için.






4 Aralık 2015 Cuma

Kırık Bir Aşk Hikayesi ♥

Hüzün seni nerelere koyayım,
nerelere taşıyayım........


''Yine mi iç acısı,  yine mi karamsarlık? '' diyeceksiniz,  evet  ne yazık ki öyle...  Dünden beri içimdeki sızı ince ve  derinden yüreğimi acıtıyor.. Ne acılar, ne üzüntüler tarafımca, ''herkesin kederi kendine yetiyor zaten'' mantığı ile saklanıp, üzeri örtüle dursun bu kez içime sığmıyor..  Çünkü bu her  karesinde hüzünlerin harmanlandığı siyah beyaz bir aşk hikayesinin acı sonu..

 Evet, evet, benzerlerini eski Türk filmlerinde çokça gördüğümüz türden naif  bir öykü. Hikayenin benimle doğrudan ilgisi  yok. Yalnızca yıllar  öncesinde tanıdığım  bir kadın ve bir erkeğin yaşadıkları ya da yaşayamadıkları...

 Bu öyküyü anlatmaya ne denli hakkım olduğunu bile kestiremiyorum. Zaten şu an  yüreğimdeki burkulma,  düzgün düşünmeme  izin vermiyor. Başkalarının izni olmadan özel  hayatlardan söz etmek etik olmadığı gibi,  özellikle önemsediğim, hassas olduğum, hiç onaylamadığım  bir durum.  Yine de bu  öyküyü paylaşmayı istiyorum. Bu nasıl bir çelişki... Anlatmak istiyorum çünkü çıkarımlar yapabileceğimiz, kendi öz yaşamlarımızda yaşanılanların tekrarı olmadığı gerçeğini nasıl da göz ardı ettiğimizi  anımsatmak için. Özellikle kaybettiklerimizin değerini onlarla birlikte iken anlayamıyor olmamız hayatın ne acı bir dersidir.. İşte bu nedenle bu öykü beni çok etkiledi. Keşke ulaşabildiğim fotoğrafları, hangi ruh hali ile bazı insanlarla paylaşıldığını bilemediğim 1977 tarihli, sevgi sözcükleri ile dolu sararmış bir kartpostala ait fotoğrafı, ayrı kalınan sevgili için hazırlanmış bir  video klibini aktarabilseydim.  Bunları yapamam, yine de isimler saklı kalacak şekilde elimden geldiğince anlatayım.. Basitçe kotarılmış klipte 70'li yılların sonlarında yapılan bir düğünde dans eden gelinle damadın siyah beyaz bir fotoğraf karesi, çiçek resimleri, Antalya'nın  bana tanıdık gelen  sahil şeridi manzaraları ile dönüşümlü olarak  görünüyor. Fonda ise çok hüzünlü bir müzik çalıyor. Bu klip yaklaşık dört yıl önce paylaşılmış. Klibin sonunda  akan yazılarla yine sevgiliye seslenişler var. ''Seni ömrümün sonuna dek bekleyeceğim!''
O klibi burada gösteremem ama şarkıya ait videoyu izleyebilirsiniz.Yarim Senden Ayrılalı(Erkan Oğur)

Biz onlara İlknur ile Raci diyelim. Her ikisi de öğretmen okulundan sınıf arkadaşlarım. 70'li yılların sonu.. Dün yine o yıllara ait  fotoğraflara baktım da... Çok duygulandım. İlknur hoş, o yılların modern  genç kızı. Hayat dolu. Raci de yakışıklıymış  doğrusu. O yıllarda popüler olan İskender Doğan'a benzerdi. Facebook'taki fotoğraflarına baktım dün, biraz da Yılmaz  Güney'i andırıyormuş. Bu ikisi son sınıfta iyice yakınlaşmışlar ve mezuniyetten sonra evlenmişler. Bir de kızları olmuş.

Biz yıllar sonra bazı arkadaşlarla sosyal ağlar sayesinde sanal ortamda yeniden buluşup yılda bir kez  farklı illerde mezuniyet buluşmaları yapmaya başladık. Böylelikle uzun yıllar boyu iletişim kuramadığımız arkadaşlarımızın bazılarını gördük, bazılarından da haber almaya  başladık. Ben çoğu buluşmaya katılamadım. Katıldıklarımda ise İlknur'la Raci'yi görmedim. Son olarak dört yıl önceki Kuşadası  buluşmamızda İlknur da vardı. Yalnızdı ve ikimiz de sigara içmediğimiz için oda  arkadaşım oldu. Meğer Raci ile ayrılmışlar. Nedenini bilmiyorum ama İlknur çok incinmiş. Sadece  bir gece kaldığımız için yemek ve eğlence faslından sonra fazla konuşmadık. Kısa sohbetimizde hiç özel konulara girmedik. Bir daha da haberleşmedik zaten.. Derken üç yıl önce Facebook  sayfamda arkadaş listemde okul arkadaşlarımın sayısı çoğalırken Raci'den arkadaşlık isteği geldi. O da arkadaşlarıma katıldı ama hani uzaktan uzağa takip eden, yorum yazmayan, beğeni belirtmeyen, selam vermeyen sessiz arkadaşlar vardır ya, işte öyle. İlknur'u ise Facebook'ta hiç görmedim.  Ben zaten pek iyi bir Facebook kullanıcısı değilim. Arada bir göz atıp vaktim olduğunca bir iki yakın dosta yazıyorum ya da hayvanlarla ilgili paylaşımlarım oluyor. Görürsem, doğum günü olan arkadaşlara kısa kutlama mesajları yazıyorum. İki gün önce tesadüf bu ya Raci'nin doğum günüymüş. Samimi olmasak da eski bir okul arkadaşımın  özel gününü kutlamadan edemedim. ''Nice mutlu yaşlar olsun!'' cümlesini yazıp gönderdim. Ertesi gün yani dün sayfayı açtığımda şoke oldum. Raci'nin kızı babasının sayfasında birlikte bir resimlerini paylaşmış, onu kaybettiği için nasıl büyük bir acı yaşadığını  anlatan sözler yazmış.. Biraz daha altlara bakınca Raci için yazılan bir kaç taziye mesajını  gördüm. Çok üzüldüm çok.. Daha sonra üç yıldır aklıma gelmeyen bir şey yaptım, Raci'nin  fotoğraflarına, videolarına baktım.  Yazımın başındaki kartpostalı, İlknur için hazırladığı klibi  dün gördüm.Ayrıca okul yıllarımızdan kalan  siyah beyaz fotoğraflar,  köy okullarında çekilmiş  gençlik fotoğrafları ve  pek çok aile fotoğrafı da vardı.Yalnız, İlknur'un klipteki gelinlikli fotoğrafından başka fotoğrafı yoktu. İlknur'a olan sevgisini  belirten sararmış kartpostalın fotoğrafı ve bir kaç yıl önce hazırlanmış özlemini dile getiren video klip onu nasıl büyük bir aşkla  sevdiğini anlatıyordu. Muhtemelen İlknur da çok sevmişti. Ne yazık ki  hayatın tekrarı yok. Umarım İlknur'un huzurlu ve  güzel bir hayatı olur. Eminim Raci onun mutlu olmasını çok isterdi. Işıklar içinde uyu Raci.





4 Ocak 2015 Pazar

Ne çektin be Semra Teyze! Hala da çekmektesin




Bizim bir Semra Teyzemiz var. Akrabadan.. Gonca Vuslateri'nin canlandırdığı Vasfiye Teyze'nin bir başka versiyonu. Semra Teyze, başkalarına ''ne çektin bee!'' diye sadistçe çemkirmez ama sıkıntısı olan insanı bir başka türlü sıkar. Özellikle hastalıklar konusunda.. Şöyle ki; Hastasınız, derdiniz başınızdan aşkın. Dostane bir biçimde sizinle ilgilenir(gibi yapar). Ardından kendinde de bu rahatsızlığın katmerlisi olduğunu öyle bir anlatır ki.. Nedense onda da vardır mutlaka sizin hastalığınızın aynısı ya da benzeri. Üstelik sizinki nedir ki.. Öyle bir detaylandırır ki, hasta olduğunuz için mahçup olur, utanırsınız. E hadi oldunuz, söylediğinize, söyleyeceğinize pişman olursunuz. Yani mutlaka Semra Teyze, sizden daha hasta, daha sabırlıdır. Kendi durumunu anlatınca dehşete kapılırsınız. Örneğin siz gözünüzle ilgili ciddi bir sorun yaşıyorken o çoktan bu durumu yaşamış, kör olma aşamasına gelmiştir. Gözünden ışıklar çıkmış, göz arkasında acayip yırtılmalar olmuştur. Gözlerinden umut kesilmiştir. Doktoru durumunun korkunç olduğunu söylemiştir. Onun doktorları zaten işi gücü bırakıp sadece onun rahatsızlığının ne kadar önemli olduğunu anlatır defalarca.. Ama bir de bakarsınız bir kaç gün sonra Semra Teyze almış eline tığı ve 70 numara dantel ipini, motiflerden masa örtüsü örmektedir. Ellerinizin uyuştuğunu, falan ağzınızdan kaçırırsanız, onun aynı zamanda, kollarının, yüzünün ve bilumum uzuvlarının uyuştuğunu anlatacaktır. Üstelik öyle sabırlı kadındır ki hiç şikayet bile etmez, gık demeden bunları çeker. Yine de basit bir nasır aldırma olayını ameliyat diye duyurur eşe dosta. Ama başkası açık kalp ameliyatı geçirecek olsa, önemsiz bir operasyondur ona göre. İşte bu yüzden istemeden de olsa bir şekilde hasta olduğumu duyduğunda eğer nasıl olduğumu sorarsa, durumumdan hiç söz etmek gelmez içimden. ''İyiyim Semra Teyze'cim. Önemli bir şeyim yok'' derim. O zaman da şöyle söyler: ''İyi, iyi sevindim, zaten tahmin etmiştim önemli bir şeyin olmadığını'' Oysa ameliyatın eşiğindesinizdir ve can burnunuzdadır.. Ah Semra Teyze ah!

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Hadi bi tavla atalım güzelim!

''Siz hiç kavga etmez misiniz yenge?'' diye sordu, köyden bir genç kadın. Bu arada bütün köyün yengesi de oldum ya, ne diyeyim:) Gözlerinde baya bi merak vardı bu soruyu sorarken. Devirdiğimiz bunca yıla karşın birbirimize davranış  tarzımızı yadırgamıştı zahir.
Gülümsedim ve ben de içtenlikle yanıtladım. Zaten başka türlüsü gelmez elimden.
''Etmez olur muyuz? Hem de alasını ederiz. Öyle bildiğin gibi kavgalardan değil ama. Biz birbirimizi kırmamaya çalışırız, bazen kavga da ederiz ama sonuçta büyütmemeyi başarırız'' deyip geçiştirdim konuyu.


Öyle ya, şunları anlatsam  laf kalabalığı olarak algılayacaktır büyük olasılıkla;

Pırıl pırıl zekası ile ironinin en incesinden laf sokuşturmaları vardır bizimkinin. Örneğin hayvanların yanında fazlaca  oyalanmış isem, ''Senin ilgini hak etmek için dört ayaklı mı olmam gerekirdi'' diye dokunduruverir. Eee, ben de melek değilim; incitici bir yanıt verilir: ''Onlardaki saf sevgiyi insanlarda görmeden öleceğim galiba..''

Bazen de ben başlatırım. Şöyle ki, sabah ilk iş olarak giriştiğim, pırıl pırıl yaptığım lavabonun  etrafının ıslanmış, paspasın kaymış olduğunu görünce açılır çenem. Ne insafsızlığı kalır, ne acımasızlığı ne de pasaklılığı. Neyse ki bu tür kavganın ayarını iyi bilir ve genellikle susup savuşturur. Bir de barışma şekli vardır ki, özür dileme sözleri ile değil:)
Ben  sakinleşince  seslenir:
-İşin bitti mi? Bittiyse gel de bi tavla atalım güzelim!''
Yanıt hazır: (Kızgın ses tonu ile)
-Ben sana küsüm! ''
Oysa çoktan'' ben de fazla söylendim'' moduna girmişimdir.
Onun yanıtı da hazırdır:
-Ben küs değilim!
İyi tamam ama önce bir Türk kahvesi yapayım da içelim.
Çok sevdiğini bilirim çünkü..

Eh ne yapalım,yaşam her zaman gülücükler armağan etmiyor insanlara.  O gülücükleri yakalamak gerekiyor.




23 Haziran 2014 Pazartesi

Huzur İçinde Uyu Anneliese!

Köpeğimle yürüyüş yaparken, köy yolu  trafiğinin yoğunlaşması ile, mezarlığın bitimindeki patikaya sapıverdim. Bu kısımlarda yolun iki yanında sadece bodur çam ağaçları, fundalıklar  var. Bir de yolun solunda  kaba saba dikenli tellerle çevrili köy mezarlığının kullanılmayan bölümleri, yol boyunca 500 metre kadar devam eder. İşte orada, mezarlığın  en uzak köşesinde, çalıların, otların arasında neredeyse kaybolmuş, hafif yan yatmış tek başına bir mezar. Mezar taşında minicik haçı ile şöyle yazıyor:
Ruhe in frieden''  Huzur içinde uyu



Anneliese, 1933 yılında doğmuş, 2003 yılında bu köyde ölmüş. Muhtemelen  Alman ya da Avusturyalı. Köye hangi yıllarda gelmiş? Ailesine ne olmuş? Köylülerle ilişkileri nasılmış? Bunları şimdilik bilmiyorum. 

Bildiğim şu ki; bu köye gelip yerleşen, daha doğrusu yılın  bazı aylarında burada yaşayan farklı uluslardan insanlar var. Turist olarak gelip buraları gören, sonra da doğadan ve tabii ki, sebze meyve bolluğundan etkilenen pek çok yabancı buralardan bir ev edinip yarı zamanlı olarak yaşıyorlar. Köylülerle ilişkileri şöyle böyle. Kendilerini  sevdirmek için çok çaba gösterenler, Türkçe öğrenenler var. Doğaya saygılı, temiz, tertipli insanlar. Köylülerin  gözünde hepsinin ortak bir adı var: Gavur. Hatta biraz özelleştirilip, satın aldıkları ya da kiraladıkları evin sahibinin adı ile; Amet'in Gavuru, Hüseyin'in Gavuru diye adlandırılıyorlar. Çoğu da yaşlı insanlar. Zamanla sağlık sorunları artınca kendi ülkelerinin sağladığı tedavi olanaklarını burada bulamadıkları için geri dönmek zorunda kalıyorlar. 
İşte Anneliese de onlardan biri olmalı. Ancak o geri dönememiş. Buraları çok sevdiğinden midir, yoksa  yakınlarının cenazesini götürme külfetinden kaçınmalarından mıdır, buraya gömülmüş.
Buraya kadar neyse ama mezarlığın en uzak köşesinde, böylesine yalnız, böylesine  hüzünlü bir görüntü içimi acıttı. Belli ki gömüldüğünden beri bir kişi bile gitmemiş oraya. Bu mezara ulaşmak şu an için öyle zor ki; o çalıları, dikenleri aşıp mezarı temizlemek isterdim ama bu  benim için imkansız. Yol tarafında ise paslı dikenli teller var. Şöyle kazma kürekle girişecek, güçlü kuvvetli  genç insanların  yapabileceği bir iş bu. 

Anneliese  Machnik'i biraz internetten araştırdım. Öleli 11 yıl olduğu için  belki izlerini bulurum diye. Avusturya kökenli pek çok Machnik'e rastladım. Bunların içinde  ön adı Anneliese olanlar da var ama bizim köyün Anneliese'si olmadıklarını anladım. İlk fırsatta köyün orta yaşlılarından  onun hakkında bilgi toplayacağım.

Günlerdir Anneliese'nin mezarı gözümün önünden gitmiyor ve dilimde de şu sözcükler: ''Ruhe in frieden''

3 Mart 2013 Pazar

Yeni Dostlarım ve Arkadaşlarım

Bir yıl önce  böyle bir ortamda yaşayacağımı söyleseler inanmazdım. Geçen yıl bu günlerde cesur bir kararla yepyeni bir yaşama adım attım. Şehrin kalabalığından ve gürültüsünden sonra burada kendimi cennette gibi hissediyorum. İnanın hiç ama hiç özlemiyorum kent hayatını.
İşte buradaki yeni dostlarım ve arkadaşlarım:)


Arkadaşım Mehmet, ineği, keçileri





Mehmet'in ninesi, kuzeni, Mehmet, ben  ve Minik
 
 

22 Nisan 2012 Pazar

Stresle Başedebilmek

 Bakın stres en çok nereleri vuruyormuş?

Yaşamı boyunca stresle tanışmayan var mıdır sizce? Stres sözcüğünün yaygın anlamı, bizi üzen, yıpratan, utandıran, geren, kaygılandıran, korkutan dolayısı ile yaşam kalitemizi düşürüp sağlığımızı olumsuz etkileyen durumların oluşturduğu duygular kompleksi olduğuna göre onunla tanışmayan insanın algılama ve bilinç düzeyinin sıfır olması gerekir. Hatta hayvanların ve bitkilerin de stres yaşadığı bilimsel bir gerçek. Özellikle bu konuda hayvanlarla ilgili pek çok gözlemim var. Kısacası stres her canlının yaşam sürecinde çeşitli boyutlarda yer alıyor. İnsanoğlu, algılama yönünden daha donanımlı olduğundan, var oluşundan beri her insan az ya da çok mutlaka stresten nasibini  almıştır. Onunla baş edebilme yeteneği ve gücü ise kişiden kişiye değişebilir. Günümüzün kent yaşamında, eğitim düzeyi yüksek olan kesimlerde stresle başedebilme konusu oldukça önemsenir oldu. Hal böyle olunca bu konu ile ilgili meslek alanları da çoğaldı, yaygınlaştı.  Yaşam koçluğu, yoga eğitmenliği, psikiyatristlik  gibi meslekler daha sık duyulmakta. Ayrıca kendini geliştirme seminerleri ya da uzman terapistlerin konferansları ilgi çekmeğe başladı.

 Ben tüm bunlara bir ölçüde sempati duyuyorum. Yine de stresle baş edebilme konusunda kişinin bireysel olarak çaba göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Benim konu ile ilgili görüş ve çıkarımlarım tamamen bireysel. Yani kendimle ilgili durumlar için geçerli. Belki ortak sıkıntıları olan insanlar için de doğru olabilir. Yine de en doğrusu herkesin kendi koşullarına ve özelliklerine göre önlem almasıdır  diyorum..

 Şimdi kendime göre olsa da başlıca saptamalarımı paylaşmak istiyorum;

 Öncelikle zaman zaman çok stresli dönemler yaşadığımı belirteyim. Bunun nedenleri, bazen kendimin ya da yakınlarımın yaşadığı sağlık sorunları, işle ilgili sorunlar, çevremdeki insanlarla olan sosyal ve duygusal uyumsuzluklar, maddi yetersizlikler, kişisel ya da toplumsal olarak maruz kaldığımız olumsuzluklar, örneğin haksızlıklar, başkalarının acı çekmesi, hayvanların işkence görmesi gibi olaylar vs. Görüyorsunuz ki her ne kadar kendime özel durumlar desem de aslında herkesin içinde bulunduğu ancak farklı boyutlarda etkilendiği insanlık halleri.. Zaten burada bana özel olan bu etkenler değil, benim bunlara olan direncim ya da dirençsizliğimdir. İşte bu nedenle ben kendime en uygun yöntemleri bulmak için çaba gösteriyorum.

Şimdi sıkı durun; bana en iyi gelenleri açıklıyorum:

Öncelikle yakınımda bulunmasından rahatsızlık duyduğum, beni sinirlendiren sahte dostları, çıkarcı ve güvenilmez, içten pazarlıklı sinsi insanları bir güzel ayıkladım. Bunları hiç bir bahaneye gerek duymaksızın hayatımdan çıkardım. Zaten ne zamanımı ne de enerjimi harcamaya değmeyeceklerini bildiğimden hiç ama hiç üzüntü duymadan yaptım bu işi.. Emin olun bu tür insanlar başınıza bir iş geldiğinde birer birer yok olacaklardır. Sadece yok olma süreçlerini hızlandırdım. Sonuç mu? Ohhh, dünya varmış!..

 Hiç kimseden bir şey beklemeyince daha da mutlu olduğumu fark ettim. Örneğin, çok sevdiğimiz ya da bizi sevdiğini düşündüğümüz insanların desteklerini beklediğimiz anlar olur ya; olmasın!.. ''Çok da önemli değil, ben tek başıma da yapabilirim'' diyebiliyorsanız, yani gerçekten de tek başına yapabilecekseniz lütfen tercihiniz bu olsun. Zaten içtenlikle destek olmak isteyen gelir olur. Ayıp olmasın diye ilgilenenler ise hiç ilgilenmesinler. Bu gruba en yakınlarınız da dahil.

Çok üzücü bir durumda, eğer o an yapabileceğim hiç bir şey yoksa, yani istediğim kadar dertlenip acı içerisinde kıvranayım, o sıkıntılı durumu değiştirmeye gücüm yetmiyorsa dikkatimi başka konulara yöneltmeye çalışıyorum. Evet bu hiç kolay değil, biliyorum..Düşünsenize, çok üzgünsünüz, içiniz yanıyor ama yapabileceğiniz hiç bir şey yok. Örneğin şu an olduğu gibi.. İki saat kadar önce sokakta birinin çok kötü yaralandığını gördüm. Ambulans çağrıldı ve hastaneye götürüldü. İçim acı ile dolu olsa da yapabileceğim bir şey yok ve ben de bu yazıyı yazıyorum. Hiç bir şey yapmadan otursam muhtemelen kendimi çok daha kötü hissedeceğim. Böyle anlarda dua etmek de iyi geliyor.

Yazı yazmak dedim de; bizi üzen, rahatsız eden durumları sakin bir kafa ile kağıda dökmek de iyi bir yöntem. Tabii ki bunu ps ile de yapabilirsiniz. Bana da bir başkası önermişti. Gerçekten de rahatlatıyor. Bir tür ikili terapinin kendi kendinize yapılanı. Yani anlatan da dinleyen de sizsiniz. Kendinizle konuşmak psikolojik olarak rahatsız edici tuhaf bir eylem olabilir ama yazmak tam tersi hiç rahatsız etmiyor. Yazarken kendinizi kandıracak haliniz yok ya; örneğin uğradığınızı düşündüğünüz haksızlığı abartısızca ve dosdoğru yazın ki, olayı ya da durumu objektif değerlendirin. Ayrıca empati duygunuzu da ihmal etmeyin. Yani karşınızdakinin yerine de düşünmeye çalışın. Amaç o kişinin haksızlığını kanıtlamak değil sizdeki hasarı onarabilmek..

 Kendimce uyguladığım yöntemlerimin devamı var. Bu yazı fazla uzadığı için şimdilik bu kadar olsun. Eğer bu yazı ilginizi çekerse,  belki  sizlere de yararı olur diye devamını yazarım.Tüm insanların stresle başedebilmek amacı ile makul ve mantıklı yöntemleri denemesi ve paylaşmasından yanayım. Olabildiğince az stresli günler diliyorum.

8 Ağustos 2011 Pazartesi

''Dur Bakalım! Ben de İnsanım'' diyebilmek

Çok  beğenerek izlediğim bir blogda rastladım;
Psikolog Marshall Rosenberg’in bir yazısı paylaşılmış; sözü edilen durumun ne kadar vahim olduğunu fark ettim.
Psikolog Marshall Rosenberg diyor ki: Bize iyi çocuk, iyi anne ve baba olmak öğretildi. Eğer bu iyi şeylerden biri olacaksak, o zaman depresyonda olmaya da alışmamız lazım. Depresyon “iyi” olmanın ödülüdür.
Şöyle ki;
İyi olabilmenin bedelleri var. ‘’Aman  başkaları üzülmesin, kırılmasın, kimseyi  hayal kırıklığına uğratmamalıyım’’ diye diye  arzularını, özlemlerini içine gömen, enerjisini  ve çabalarını  başkaları  için kullanan,  bu yüzden de duygusal ve fiziksel olarak  yıpranan insanlara dönüşüyoruz.  Bir  anlamda kendini feda  etmiş insanlar haline geliyoruz. Üstelik bu durum fazlasıyla destek görüyor ve alkışlanıyor.
Başkalarını üzmek  elbette tercih edilen bir durum değil.Belki de, iyilik meleği  değil öncelikle kendimiz olmamızın ,  kendimizi ifade  ederek  görev  ve sorumluluklarımızı  daha mantıklı  bir bakış açısı  ile ele almanın  zamanı çoktan gelip geçiyor olabilir.
Tabii ki, kendi  isteklerimizi dile  getirirken kırıcı, incitici ve sert olmak zorunda değiliz. Bizim de isteklerimiz, özlemlerimiz, haklarımız olduğunu  yumuşak ama kesin bir tavırla  dile getirmemiz  pek çok sıkıntıyı aşmamıza yardım edebilir. Ne dersiniz?

KAYNAK SİTE ZAMAZİNGO BURADA

25 Nisan 2011 Pazartesi

Zor İnsansın Zooor !


Bu   sözü  zaman  zaman  duyar ya  da  kullanmak  zorunda  kalırız. Zor  insanın  bir  tanımı  var  mıdır?  Kişilik  özellikleriyle  ilintili olduğu  için  net  bir  tanımı  olamaz bana  göre.  Çünkü  birine  göre  katlanılması  zor  bir  insanla  bir  başkası  pek  de  zorlanmadan  geçinir  gider.  Eğer  aile, iş  ve  sosyal yaşamında  belirgin bir uyumsuzluk  varsa, o  kişinin  davranışları  sık sık  rahatsızlık  duygusu  uyandıracak kadar dikkat  çekiyorsa,  sorun  var  demektir.

Bakın  benim  zor  insanım  nasıl  bir  kişi:


Öncelikle  hemen  her  konuda  kendini  uzman  sanan, her yapılan  işi  eleştirmeyi  marifet  sanan,

Olur  da  bir  hata  yaparsa (ki  yapar  mutlaka),  bunu  kabullenmekte  zorlanan,  sürekli  kendini  temize  çıkarmaya  çalışan,

Karşısındakinin   en  küçük  bir  açığını  yakalayınca,  onu  kibarca uyarmak  yerine   zafer  kazanmış  bir  eda ile  aşağılayan,  iğneleyen,   her  fırsatta  açık  yakalamaya  çalışan,  bunu  da  dobralık ve  açık sözlülük  sanan,

Yanlış  anlama  olabileceğini  hiç düşünmeyen,

 Eğer  sosyal  konumu  muhataplarından üstünse  bunu  baskı  unsuru  olarak  kullanan,

Sürekli  olaylar  ve  kişiler  üzerinde  kontrol  oluşturmaya  çalışan,

Empati  kuramayan,

Sadece  kendini  pohpohlayanlara iyi  davranan,  bundan  vaz  geçilince  o  kişiyi  silip  atan ..

Ve  benlik  şişmesi  görünümündeki  duygularının  temelinin,  yetersizliğini  kapamaya  çalışmaktan kaynaklandığını  bilmeyen  kişidir.

Bu  kişi  ile  karşılaşınca ( ne  yazık  ki  olmadık  bir  zamanda  ve  yerde  burnumuzun  dibinde  bitiverirler) saldırganlığın  derecesi  en  alt  düzeyde  bile  olsa  saldırgan  tavırlara emin  ve  kararlı  bir  tavırla  yanıt  veriyorum.  Bunu  yaparken  de  tartışmaya  girmek  ve  savunmacı  davranmak yerine kısa  ve  öz  olarak kendimi  ifade  ediyor,  konu ya  da  durum  hakkında  dilediği gibi  düşünmekte  özgür  olduğunu  belirtiyorum. Yani,  '' ben böyle  düşünüyorum,  sen  de  dilediğin  gibi  yorumlayabilirsin'' diyorum.  Gizlice  saldıranlar  için  bir  saptamam  var; ne  kadar  geri  çekilirseniz  o  kadar  üzerinize  geliyorlar. Ortak  paydada  buluşmak  ise  neredeyse  olanaksız.  Uzak  durmakta  fayda  var..

Hiç  birimiz  kusursuz  insan  modeli  olamayız.  Şahsen  kendimde,  başkalarında  gördüğüm  zaman  rahatsız  olduğum  davranışlara  yönelme  görünce  otokontrol  uygulamak  için  çaba  sarfediyorum. Benden  bu  kadar!
Not: Akrep  aşırı  saldırganlaşırsa ve sert kayaya rastlarsa  sonunda  kendini  sokar.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Kocaman Gülücüklü Maskeler


Yüzündeki o kocaman gülücüğü ile rahmetli anneannem görseydi onu ''Bu kadın sürekli niye sırıtıyor pişmiş kelle gibi?'' derdi , eminim. Çünkü insan davranışlarının gerçeği ile sahtesini ayırdedebilecek nitelikte bir insandı anneannem.

Gülmek, gülümsemek güzeldir oysa. Öyle çok acı verici olayla devinip dururken zaman, gülümseyebilmek bir erdemdir aslında. Acısıyla tatlısıyla yaşamı kavrayıp insan olmanın güzelliklerini, inceliklerini farkedebilmek gerekir gülümsemek için. Bu da herkesin harcı değil. Öyle ya; ya çocuksu bir saflık ve temizlik olmalı yüreklerde, ya da eskilerin anlatımı ile bilgece bir tevekkül. Bu söylediklerim içten ve gerçek gülümsemeler için geçerli.

Ama bu farklı bir gülümseme. Şu kocaman gülümseme ile dolaşan kadının hali...Epeydir tanıyorum, daha doğrusu tanıttı kendini. Ortamıma girme çabaları oldum olası dikkat çekiciydi. Hayır, insanların ortamlarına girme çabaları demek daha doğru olur. Henüz bir kaç haftalık tanıdıkken '' kardeşim'' diye söz edebiliyordu bir üçüncü kişiye tanıştırırken.. Pek bir meraklıydı insanlarla ahbap çavuş olmaya. Kocaman gülümsemesi ile herkese çok yakın, çok sevecen davranıyordu. Kişilik özelliği der geçerdim belki, öyle ya, bazıları çabuk kaynaşır, kimileri ise mesafelidir yeni tanıdıkları insanlarla..

Ama tanıdığı herkes hakkında söyleyecek bir iki olumsuz sözü vardı nedense. Duydukları zaman çok incinecekleri türden. Ürkütücü olan bu sözleri o insanların yüzüne karşı değil de arkalarından söylüyor olmasıydı. Üstelik nazikçe yapılan uyarılardan da anlamıyordu. Kocaman gülümsemesini yerleştirip suratına yine insanlara aşırı yakınlık gösteriyor, sonra da onların olmadığı ortamlarda küçük düşürücü yorumlarını sıralıyordu. Farkeden farkediyordu da yanlış bir durum olduğunu, farkedemeyenler de vardı.

Ve karar verildi, kocaman gülümsemesi olan kadın gülümsemesi ile birlikte alanımın dışında olmalıydı..

Gerçek ve içten gülümsemelere öyle çok gereksinimiz var ki.. Kocaman gülücüklü maskeler görüntü ve duygu kirliliği yaratıyor, başka da bir işe yaramıyor.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Hitap Şekillerimiz / Sen-Siz Karmaşası

Çok mu zor biraz nazik olmak?

Toplumsal yaşamda , insanların birbirine hitap şekilleri ve davranışları çok önemli. Saygısızca yapılan hitaplar ve tavırlar yaşam kalitemizi dolaylı da olsa etkiliyor. Hakettiğiniz saygıyı görmemek moral bozucu oluyor, değersizlik duyguları empoze ediliyor insanlara. Nasıl mı? Örnekleri pek çok çevremizde. Davranış bilimci olmaya gerek yok bunu gözlemlemek için.

Özellikle şu sen- siz karmaşası..Toplum olarak kimlere sen, kimlere siz diye hitap etmemiz gerektiğini bilmiyoruz. 24 yaşındaki memur kız 67 yaşındaki emekliye ''Teyze sen git, işlemini tamamla öyle gel!''diyor. Evet sabır isteyen bir işi var ama o işin sorumluluğunu üstlenerek o masaya oturmuş, insanlara hizmet verirken nasıl davranacağını, kime nasıl hitabedeceğini bilmeli.

Sağlık ocağında kan almakla görevli hemşire ''aç kolunu!'' diye emir cümleleri ile ve ''sen'' hitap şekli ile konuşmamalı. Yeterli görgüsü ve doğru davranma yeteneği yoksa, tamamen kendi hatası değil elbette. Yaptığı işin eğitimini alırken bunlar da eğitiminin bir parçası olmalıydı. Bir kaç dakika önce hastayı kendisine yönlendiren doktor ona ''siz'' diye hitap ediyorsa alt kadrodakilere de bu işin doğrusu öğretilmeli. Gerçi hastalarına ''sen'' diye hitap eden küçümser tavırlı hekimler de yok değil ama hemşire ve hastabakıcılarda daha yaygın bir davranış az önce örnek olarak verdiklerim.

Olumlu örnekler de var. Geçen yıldan beri Antalya'da minübüs şoförlerinin konuşma ve davranışlarında farkedilir bir değişiklik oldu. Sanırım turistik bir kent olduğumuz için belediyece ve meslek odalarınca uyarıldılar ya da eğitildiler. Herkese ''hanımefendi'' ya da ''beyefendi'' diye ve ''siz''hitap tarzı ile sesleniyorlar. Bir ara kıyafet ve traş durumları da aşırı itinalı idi. Biraz gevşeme olsa da hitap şekilleri hala düzgün.

Öte yandan,''sen''diye hitap edilecek insanlara ''siz'' demek gereksiz bir resmiyet ve ukalalık olabilir. Bunun ayrımını iyi yapmalı. Çok yakınlarımıza ''siz'' demek(örneğin anneye, babaya, eşe)bana pek hoş gelmiyor. Aristokrasi özentisi, yapay bir saygı olarak görüyorum. Yine de gerçekten öyle terbiye almış, aile geleneğinde böyle bir durum olanlara saygı göstermek lazım.

Bunun dışında, yaşlı tonton teyzenin ya da amcanın gençlere ''sen''diye hitabı batmıyor pek.

Yeni tanışılan birine hemen ''sen''demek tuhaf ve gereksiz geliyor bana. Özellikle yukarıda verdiğim örneklerdeki gibi, işi gereği ilk kez karşılaştığı ya da ara sıra görse bile sadece o ortamda karşılaştığı, dışarıda görünce selam bile vermeyeceği insanlara ''sen'' diyen memurlara, görevlilere çok ama çok sinirleniyorum.

Ayrıca sosyal yaşamda samimi olmak adına ''sen'' derseniz insanlara, pek de yakınınız olmadıkları halde adları ile hitap ederseniz bir de, bir süre sonra yüz göz olma olasılığınız var. Benim tercihim, esnafla ya da iletişim içinde olduğumuz hizmet sektöründe çalışan insanlarla her zaman saygılı bir uslupla, yani ''siz''hitap şekli ile ve ''bey, hanım'' ünvanları ekleyerek konuşmak. Örneğin Şoför Bey, Eczacı Hanım vs. daha uygun bana göre. Eğer ismini kullanabilecek kadar bir yakınlığım varsa bile isminden sonra, hanım, bey ünvanlarını kullanıyorum.

Kısacası, tanımadığımız ya da yeni tanıştığımız insanlara sosyal konumu ne olursa olsun ''sen'' diye hitap edilmesini hoş bulmuyorum. Karşısındaki insanı aşağılar ses tonu ve tavırlar da varsa eşliğinde, hiç affedilir yanı yok demektir o insanın benim gözümde. Biraz nezaket lütfen!