Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Haziran 2016 Salı

Nostaljik Mavi Çaydanlık, Anne Kurabiyesi

Bir alış veriş sitesinde onu görünce heyecanlandım. 

Çünkü beni çocukluğuma götürdü.
''Aaa! anneannemin mavi çaydanlığı!'' dedim.


Mevsim kış ise sobanın üzerinde, yaz ise asma çardağının altındaki küçük tüp gazlı ocakta fokur fokur kaynayan, anneannemin nefis çaylar demlediği  mavi emaye çaydanlık...  Anneanneminki  daha büyüktü, onun dışında bire bir aynı.


Bu çaydanlığa ne yakışır? Tabii ki anne kurabiyesi. Anneme rica ettim hemen kolları sıvadı, bu nefis kurabiyeleri pişirdi.

1 çay bardağı sıvı yağ, 1 çay bardağı  şeker,  yarım su bardağı yoğurt, kabartma tozu, rendelenmiş limon kabuğu , 3 yumurta (birinin sarısını ayırıp üzerine sürdü), aldığı kadar un. Hamur çok sert ya da yumuşak olmamalı. Elinize bulaşmadan yuvarlayabileceğiniz kıvamda olmalı. Cam kavanozda  günlerce bayatlamayan  bir kurabiye olduğunu  hatırlatayım.  Limon kabuğu yerine portakal kabuğu, tarçın, üzerine iri çekilmiş fındık, ceviz vs olabiliyor.














Beyaz dantelli peçeteler de annemin emeği. Çeyizimden..




30 Ekim 2015 Cuma

Isdırır mı Hoca Hanım?



Bu sabah, neredeyse öğleye kadar haylaz Kuyruk yüzünden oldukça stresli anlar yaşadım. O anlarda  stresten bunalmıştım ama arada komik şeyler de yaşadık. Eve gelince eşime anlatıp epeyce güldük. Biz her sabah kızlarla orman yolunda yürüyüşler yaparız. Hatta onların sağlığı için kısa mesafeli koşmayı bile deniyorum. Çoğunlukla bize yakın komşulardan birinin bir yaşındaki  Kangal kırması köpeği yaramaz Paşa da bize katılır. Bu köpekçik gün boyunca başı boştur. Paşa’yı seviyorum ama beni kaygılandırıyor. Alıştırmadıkları için asla gezdirme tasması istemez. Yoğun trafikte gezer durur. Benim kızların yürüyüş ritmini de bozar. İşte bu sabah da öyle oldu. Paşa yine bize katıldı ve kurt kız Kuyruk’u  yaramazlığa davet ede ede bize eşlik etti. Kuyruk çok güçlü, çok iri ama bebek gibi korkak bir kız. Arabalar biraz hızlı ve gürültülü geçseler korkudan yere yapışır. Bir sincap görse korkar. Bu hallerine gülerim fakat güvenliğimiz açısından bilinsin istemem. Çünkü orman yolunda kimlerle karşılaşacağımız belli olmaz. Yakın köylerden yürüyerek kasabaya giden insanlar, avcılar, çobanlar, kozalak ya da şişe  toplayanlar çıkabilir karşımıza. Kimin ne olduğunu bilemeyiz ki. Çoğunlukla sorarlar, ‘’köpek saldırgan mıdır?’’ diye. Ben de ciddi bir ifade ile, ''o bir koruma köpeği, yaklaşırsanız saldırabilir. Sessizce bize bakmadan geçin!'' Derim. Evet yaptığım çok da dürüstçe bir davranış değil ama ne yapayım güvenliğimiz  önemli.  Neyse bu sabaha dönelim, Paşa’nın tacizleri ile yürümeye çalışırken Kuyruk bir anda elimden kurtulup kaçtı. Ardından Paşa da fırladı ve ormanda gözden kayboldular. Nasıl panikledim anlatamam. Ormanın sonundaki şehirler arası ana yola  çıkabilirler, ya da pek uzak olmayan yerleşim yerlerine gidip tavuk kovalayabilirler, birileri onları av tüfeği ile vurabilir vs. vs. Bir süre uzaktan deli gibi koştuklarını, bir görünüp  bir kaybolduklarını gördüm. Sonra  turistlerin jeep konvoyunu  durdurduklarını, epeyce  çığlık atıldığını  izledim. Tüm gücümle  Kuyruuuk! Paşaaa! Diye bağırıyorum. Ben yaklaştıkça onlar kaçıyorlar. Peşlerinden koşmak yerine bir taşa oturup beklemenin daha mantıklı olacağını düşündüm. Biraz bekledim, yanılmamışım, beni gözden kaybedince ve sesimi duymayınca  aranmaya başlamışlar. Biraz sonra yakınıma geldiler. Hatta Paşa dibime kadar gelse de hain Kuyruk uzaktan bakıyor. Çağırınca  yine kaçıp gözden kayboluyor. Deli olacağım. Aklıma köpekleri birkaç dakikada yola getiren Cesar Millan geliyor, daha da sinirleniyorum. İşin aslı öyle değil tabii ki; adam çok iyi bir köpek eğiticisi olsa da, o işler öyle belgeselinde gösterdiği gibi beş dakikada olmuyor. Derken köpekler yine yakınlarımda ama yakalanmaz modda  iken komik görünümlü, tombulca bir adam göründü. Bu kişi, köy halkından  uzaktan tanıdığım orta yaşlı bir adam. Yürüyüşe çıkmış. Bazen karşılaşıp selamlaşırız ama pek sevmem kendisini. Neden derseniz, karısını sık sık hırpaladığı, hatta dövdüğü  bilinir. Kayın validesi de nasibini alıyormuş ara sıra, öyle söylüyorlar. Ramazan boyunca Kur’an öğrenmeye hevesli yaşlı kadıncağıza kaba davrandığını, hatta ‘’sen öğrenemezsin, kafan  çalışmıyor’’ deyip herkesin içinde aşağıladığını bizzat o teyzeden duymuştum. En sinirli halimde karşıma çıkınca da  bunlar geldi aklıma.. Köpekleri görünce bana  şöyle seslendi:
-Isdırır mı Hoca Hanım?
-Sinir tepemde ya;
-Öğretmen Hanım demek istediniz galiba..
Bana zaman zaman ‘’hocanım’’ diye (a harfini uzatarak) hitap edenler oldu ve nazikçe ‘’Öğretmen Hanım’’  demelerini tercih ettiğimi söylemişimdir  ama bu adam gerçekten komik bir şekilde sözcükleri ayırarak ‘’Hoca Hanım’’ diyordu, içimden güldüm.
Sonra onun deyişi ile devam ettim.
-Üfff, öyle bir ısdırır ki.. Koparmadan bırakmaz. Bu köpek deli, yanındakini de kendine uyduruyor. Aman fazla yaklaşmayın, sessizce uzaklaşın.
O anda muzipliğim  ve hainliğim tuttu. Karısına el kaldıran adamdan intikam alma zamanı.
-Siz korkmadığınızı belli etmek için sakince marş söyleyin. Gençlik Marşı’nı çok sever bu kurt. Dağ başını duman almış diye başlayan marş var ya..
Marşı mırıldanarak ardına bile bakmadan uzaklaştı. Adamın haline gülerek bir an sinirimi, stresimi unuttum.


Kuyruk  beni çok üzdü, çok uğraştırdı ama iyice yorulunca yakalamayı başardım. Eve gelince  bir güzel yıkayıp  ön kapıya bağladım. Normalde asla  bağlamam ama şu an cezalı. Uslu uslu oturuyor. Ben balkona çıkınca kuyruk sallayıp barışmaya çalışıyor. Haylaz kız, yüreğime indiriyordu neredeyse, bu günü hiç unutmayacağım.

Ben bu yazıyı yazarken Paşa da gelmiş. Öykümüzün baş karakterlerinden biri olarak hadi o da eksik kalmasın:))


3 Haziran 2015 Çarşamba

Ben Küçükken



Blog dünyasının  şekerlerinden deeptone, beni gülümseten bir mim göndermiş.

''Ben  küçükken.....'' diye başlayıp, tatlı tatlı anlatılacak  bir kaç anı  döktürmem gerekiyor. Eee, çocukluk yıllarına  şöyle bir uzanıvermek  ve o güzelim yılları anlık da olsa yeniden  hissetmek zaten sevdiğim bir şey.

Öncelikle, öyle uslu, hanım hanımcık bir kız çocuğu  değildim doğrusu. Küçücük boyumla, hareketli, atlayıp zıplayan, ağaçlara tırmanan, okul başarısı ile öne çıkan, bücürük bir kitap kurduydum.

O yaşlarımdan belliymiş aslında;  nerde kör, uyuz, yaralı hayvan varsa  toplayıp eve getirir, annemden bir alay azar işitirdim. Hatta yediğim terliklerin sayısı hiç de az değildi. Yine de anneannemin güçlü koruması altında istediğimi yapardım. Çünkü kendisinden korkardı ev halkı. Evet, abartmıyorum, rahmetli anneannem tartışmasız  ailenin hatta mahallenin en güçlü, en  sözü geçen insanıydı. Altın kalpli  olsa da herkes çekinirdi ondan ama ben:))  Nasıl da işime yarardı bu güç..  Neyse, şu eskiye öykünen dizilerde anlatılanların hemen hepsini yaşadım o yıllarda. Eve telefon bağlanması, ilk tv, hatta ''müsaitseniz annemler size misafirliğe gelecekler'' vs.. Bir de anneannemin büyük bahçeli evinde çiçeklerle, ağaçlarla  fazlası ile  haşır neşir olmam  büyük şanstı. Neydi o ortancalar, zambaklar, güller, yaseminler... Tek kardeşim olan benden bir yaş küçük Alirıza ile doya doya  sokakta oynardık  ama yine de öyle çok  kitap okurduk ki..
Bakın burada bir güzel anlatmışım:
Kitaplarla İlgili Çocukluk Anılarım

Ooo, fazlası ile uzamış bu yazı. Sizleri  daha fazla  sıkmadan ben izin isteyip biraz daha  dolaşayım nostaljik anılarımda.  Tabii ki tek başıma..

12 Ekim 2013 Cumartesi

Yarına Yönelik Kaygılar Bu Günü Karartmasın!

Hiç Böyle Bir Güzellik Gördünüz mü? (Tık)


diye yazmıştım iki yıl önce. 
Komşum, mutlu yuvasında, çok sevdiği eşi, çocukları ve harika kedileri ile yaşayan hoş, zarif bir hanımdı.
İşte bu  bakımlı ellerin sahibi sevgili Ayten Hanım şu an çok hasta. Antalya'nın en donanımlı hastanesinde aylardır derin uykularda... 

Yaşam dolu, kendine çok iyi bakan, çok zevkli, enfes bir evde yaşayan sanatçı ruhlu güzel kadın, sağlık sorunu bile sayılmayacak, görmezden gelinebilecek ama kendince sorun saydığı  bir durum için operasyon  geçirirken yaşanılan bir aksilik yüzünden yoğun bakımdan çıkamıyor.
Onu sık sık düşünüyorum,  iyileşmesi için dualarımı eksik etmiyorum. 
Geriye kalan  zarif hediyelerine bakıp hüzünleniyorum.


Onun  bu hali aylardır  yüreğimde sızı, gözümde yaş oldu.. Bunca ay sonra neden mi paylaşıyorum?

Bu sabah kahvaltı sofrasını hazırlarken, eşim  şehir merkezine inmemi gerektiren  bir iş için  ısrarla beni uyardı. Onun gereğinden fazla kaygılandığını  hissettiğim için  rahatsız oldum. Eşimin,  önümüzdeki günlerle ilgili kaygılarının makul olmayan ölçülerde olduğunu ve  içinde bulunduğumuz anı huzurlu yaşamasına engel olduğunu, benim için de baskı unsuru oluşturduğunu  anladım. Elbette  yarını düşünerek yaşamalıyız ancak  bu düşünmenin boyutları o anın güzelliklerini  görmemize engel olacak kadar büyük olmamalı, öyle değil mi...  Belki de o çok kaygılandığımız yarını yaşayamayacağız.

Güzelliklerle dolu yarınlarınız  hep olsun dostlar ama yaşamın sürprizleri de aklınızın bir köşesinde olsun..

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Unutulmaz Kareler!

Kaleiçi'nde bir sokak


Küçükkuyu'da balıkçılar ve kediler


Bilgisayarımda temizlik yaparken ''Unutulmaz Kareler'' adlı bir dosya gördüm.


Manavgat Oymapınar Baraj Gölü

Bu dosyada son bir kaç yıldır çektiğim, beni etkileyen bazı görüntüler var. Çoğu da profesyonel olmayan sıradan bir makine ile çekilmiş fotoğraflar. Hiç biri photoshoplu değil. Uzun uzun bakıp anılarımı tazeledim ve bazılarını sizlerle de paylaşmak istedim.





Bu güzel köpekciğin hüzünlü öyküsü burada(tık)Maviş'in Hüznü






Kaleiçi'nde restore edilmiş tarihi bir konağın pencereleri

En yenisi bu; bahçemdeki küçük şeftali ağacının ilk meyvesi.

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Pastoral Aşkım ve Anılarım


Ağaca, çiçeğe, börtüye böceğe, toprağa, hatta taşa, kayaya düşkünlüğüm çocukluğumdan beridir. Gerçek bir köy yaşamını hiç tatmadım ama böyle bir yaşama yatkın biri olduğuma inanırım.

Küçücük bir kızdım; minik teneke kutularda çiçeklerim, anneannemin bahçesinde meyve çekirdeklerini dikerek büyüttüğüm ağaçlarım vardı.

Sonraki yıllarda öğrenciliğim sırasında ve daha da uzunca süren apartman yaşamında, bu keyiflerden uzak kaldım istemeden. Nihayet yeniden kendi çapımda pastoral aşkımı taze tutabileceğim bir ortamım oldu.

Dün iki bahçevan çim taklidi otlarla dolu bahçemi az çok ıslah etmeye çalıştılar. Kocaman iki çim biçme makinesi ile karmakarışık hale gelmiş olan sözde çimlerimi biçtiler. Ben boş durur muyum, makinenin ulaşamadığı kenar köşe yerlerdeki otları kocaman bir bahçe makası ile kesip, ağaçların diplerindeki yabani otları temizledim. Üstelik bu işleri bahçe eldivenlerim eskidiği için eldivensiz yaptım. Bu yüzden özellikle sağ elimde su kabarcıkları oluştu, patlayınca ıstıraplı bir durum ortaya çıktı. Bu olay beni yıllar öncesine götürdü;

Kız Öğretmen Okulu'nda öğrencilik yılllarımda, epeyce yüklü bir ders programımız vardı. Fen , sosyal ve yabancı dil grubu dersleri yanısıra meslek derslerimiz de oldukça ağırdı. Ayrıca müzik, resim, beden eğitimi dersleri de asla göstermelik değil, gerçekten eğiten, öğreten derslerdi. Ancak bir dersimiz vardı ki, ilk uygulamaya konulduğunda beni heyecanlandıran, sonrasında ise tam bir fiyasko olan tarım dersiydi. Çünkü her dersin öğretmenleri, en yeterli en elit öğretmenlerdi ama zavallı tarım dersinde gerçekten tarım uzmanı olmayan rastgele kişiler öğretmenlik yapıyordu. Rastgele dediysem; ders saati az olan herhangi bir öğretmeni tarım öğretmeni olarak görevlendiriyorlardı. Hiç olmazsa bir ziraat mühendisi ya da teknisyeni yapsaydı bu işi ama ne görevlendirilen öğretmenler tarımdan anlıyorlardı, ne de biz doğru dürüst bir şeyler öğreniyorduk. Tek yaptıkları ince bir kitaptan teorik bilgiler okutmak, arıcılık, tavukçuluk vs. konulu ödevler vermekti. Bir de okulun genişçe bahçesinde öğretmen lojmanları olarak kullanılan üç dört katlı binanın yakınlarını bize kazdırıp taşlarını yabani otlarını temizletmeleriydi. Sonra da birilerine sebze meyve ektiriyorlardı galiba. Eldiven falan yoktu tabii ki. İşte o günlerde ellerimizde bu tür yaralanmalar olmuştu. Üstelik bu amelelikten öte gidemediğimiz dersin notla değerlendirilmesi de hiç adil değildi. Hiç unutmuyorum, son seneydi galiba, matematik öğretmenimiz Şükriye Hanım giriyordu tarım derslerimize. Bahçe kazma performansımıza not verecekti. Ufak tefek bir kız olarak boyumu aşan bel küreğine öyle bir yüklenmiştim ki... İyi not almak istiyordum, çünkü diğer notlarım oldukça yüksekti ve ben seviyordum bu işleri.. Öğretmenimiz sıra ile değerlendirmeye alıyor, dudaklarını büzüp başını hafif yana eğerek bakıyor ve not veriyordu. Biraz inceleyip gözlerini devirerek bakışlarını uzaklara kaydırıp '' yedi! '' dedi. Oysa o bölümü günlerdir kazan, kaytarmayan, elleri su toplamış bir kaç sorumluluk duygusu gelişmiş öğrenciden biriydim. Çok az iş yaptığı halde sırf iri yarı olduğu için ve sadece öğretmenin başımızda olduğu anlarda çalışıyor görünenler dokuzları onları kapmıştı:)) Eee, bizim toplumumuzda çok yadırganacak bir şey değil bu ama çok içerlemiştim doğrusu..
Neyse, bu göstermelik tarım dersleri bize hiç bir şey kazandırmadı belki ama anneannemle dedemin bahçesinde yetişen enfes güller, ortancalar, her tür meyve ağacı, büyük asma çardağı, ortadaki beyaz badanalı, etrafı teneke kutulara dikilmiş zambaklarla dolu havuz, komşulara dağıtılan sepet sepet üzümler, kayısılar, bahçedeki kediler, kirpiler, kaplumbağalar, bir köşedeki kümeste bakılan tavuklar benim bahçe, ağaç, çiçek, böcek aşkımı hep canlı tuttu.. Ne günlerdi o günler:))
Not: Bir zamanlar Antalya'nın göbeğinde Bahçeli Evler denilen bir semtte böyle cennet bahçeleri olan evceğizler vardı. Şimdi yerlerinde yeller değil de egzoz dumanları esiyor. Kocaman apartmanlarla doldu her yer.

6 Ocak 2012 Cuma

Nergis Kokulu Anılar

Her yıl bu günlerde mis kokulu nergisler açınca hüzünlenirim..

Dünyanın  en  pahalı parfümlerini  kıskandıran o enfes koku benim yüreğimi sızlatır.. Kokladıkça  içimde ince  bir  hüzün  özleme  dönüşür,  yıllar  öncesine alır  götürür beni.

Henüz  yeni evliyiz.  Dağ başı diyebileceğimiz  bir yerde, bir baraj inşaa ediliyor.  Şantiye yakınlarında küçük  bir yerleşim yeri oluşturulmuş.  İşçilerin ve teknik personelin aileleri ile yaşadıkları  bir yer. Lojmanlarda  oturan ailelerin çocukları için bir de prefabrik okul yapılmış. İşte biz de eşimle o okulda  öğretmenik yapıyoruz. Bize de o minicik  60 metrekarelik  lojmanlardan biri  verildi, ilk evimiz, ilk yuvamız...

Eşimin ailesi  15-16 km  uzaklıkta çok  şirin bir köyde yaşıyor. Bir hafta sonu sabah uyanmakta  acele etmediğimiz için epeyce geç kalktık. Öğleye yakın bir saatte kim  bilir hangi nedenle  dışarı çıkınca, kapının önündeki  bir kaç basamaklı  taş merdivende eşimin babasının  oturduğunu  gördüm. Elinde  bir demet nergisle bekliyordu. O  anki  mahcubiyetimi,  üzüntümü  anlatamam..
''Babacığım,  siz ne zamandan beri bekliyorsunuz? Neden zile basmadınız?''  deyince,
 o  asil  gülümsemesi ile yanıt verdi:
''Ben biraz erken davranmışım, sabah sabah rahatsız edececeğim diye hayıflandım  ama  görmeden  de  dönüp gitmek istemedim, bekledim'' dedi..
Belli ki  barajda çalışan bir  köylüsü hafta sonu mesaisine  gelirken, ''amca  seni de götüreyim, çocuklarını görürsün'' demişti..

O  gün  birlikte  bol  bol sohbet edip güldük, eğlendik. Akşam üzeri  çok ısrar ettiğimiz halde evimiz çok küçük diye yatıya  kalmadan gitti.  Diğer  akrabalardan  duyduğuma  göre  benim  ısrarla kalmasını istememden  sonsuz  mutluluk  duyarmış..

Nergis mevsimi  boyunca köyden  demet  demet nergislerim  gelirdi. Ben  de   ''babacığımın nergisleri'' diye  sevip koklardım.

Ölümü  de  kişiliğine yakışır  şekilde oldu.  Bir  cuma  günü  namaza gitmek üzere hazırlanırken  fenalışıp  kalp krizinden vefat etmiş. Yanında bulunan farklı kişilerden duyduğuma  göre o  gün bir kaç kez  ''küçük gelinimi çok özledim'' demiş. 

Ben  de seni özlüyorum babacığım..
Yaşamı boyunca hiç kimseyi incitmemiş  olan  bu  zarif,  ince  ruhlu insanı çok özlüyorum. Huzur içinde uyusun.

4 Eylül 2011 Pazar

Nostalji / Antalya

Antalya Belediye Binası'nda bir fotoğraf sergisi var. Antalya'nın nostaljik fotoğrafları sergileniyor...


Bu fotoğraflar ben doğmadan, hatta annem ve babam bile dünyada değilken çekilmiş. Örneğin en alttaki 1930 yılına ait. Yine de çocukluğumun ilk yıllarında anımsadığım görüntüleri andırıyor.


Bunlar da benim objektifimden bu günkü kent merkezini gösteren kareler.

Hemen gözümün önünden geçen film kareleri şunlar:
Bahçelerinde portakal, hurma, kayısı, çağla, dut ağaçları olan tek katlı evler.. Daracık caddeler, gıcırdayarak geçen faytonlar. (İlk taksi ve dolmuşlar ilkokul yıllarımda boy göstermişti). Kentin orta yerinde, ana caddeyi boylamasına tam ortasından ikiye ayıran, etrafında palmiyeler dizili, çağıl çağıl akan su kanalı, bomboş sahiller, yerli halkın yazlık olarak kullandığı belediyeden kiralanan Konyaaltı obaları. Sokak aralarında sebze, meyve, süt, hatta züccaciye ve kumaş satan satıcılar. Basmacı Ali'yi anımsıyorum özellikle. Bir  de küçük arabası ile dondurma satan Macun lakaplı dondurmacımız vardı. Her gün sokağımızdan geçmesini beklerdik. Dedem halden aldığı sebze meyveyi ya hamallarla ya da bir faytonla getirirdi eve.

PENCEREMDEN ANTALYA

Ağustos böcekleri kayısı dallarında
Kuma çekilen açık mavi sandallarında
Temiz bir yolculuğun üzüntüsü gibiydi…

Bir hamam nemi vardı gölgenin avucunda
Apaçık pencereler boş sofalar ucunda
Çocukluk yıllarımın birer süsü gibiydi.

Portakal kokusuyla sarhoş gibi bir gemi
Yelkenine bir kanat gibi takıp meltemi
Akardı bir kayısı dalının ortasına.

Umarak onun gibi uzaklaşacağımı,
Camın üstüne gerip böyle on parmağımı
Dizerdim tayfa gibi beyaz güvertesine…

Gemimi benden çaldı diye dağların ardı
Yuvarlanan bir turunç gibi içim karardı,
Halatların üstüne kırk ayak merdivenden.

İçimde başlamayan, bitmeyen bir yolculuk
Kumsalda bir gemiye uzanmış yarı soğuk
Kumral bir deniz kızı masal dinlerdi benden.

Gözlerim balık gibi yosunların ağında
Uyuturdu suların mavi salıncağında
Bir sedef gibi mermer liman bakışlarımı.

İçimde seyrederdim boşalıp doluşunu,
Güneş yüklü bir gemi gibi kayboluşunu
Bir liman kokusunda suya akışlarımı.

SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL (1907 – 6 Ekim 1968)

10 Temmuz 2011 Pazar

Hüzünlü Bir Veda


Dile  kolay, 25-26 yıllık  komşularımız bugün  taşınıyor.

Apartman  yaşamı  malum;  eski  komşuluklar, teklifsizce  gidip  gelmeler, yardımlaşmalar  vs  yok.  Zaten  günün  koşulları  da  öyle  gerektiriyor.

Yine  de  çok  özel  insanlardı yan  dairede  oturan  komşularım. 22 daireli  apartmana  ilk  taşınanlar  biz  ve  onlardık. Çok  genç, birer  küçük  çocuğu  olan  iki  aile olsak da, abla  ve  ağabeyimiz  yaştaydılar. Eğitim  düzeyleri  ve  görgülü  insanlar  olmaları ile bize  çok  güven  vermişlerdi.

Yıllar  yılları kovaladı, saçlar beyazladı, kilolar  alındı:) Çocuklar  büyüdüler, eğitimlerini  tamamladılar, askere  gittiler. Bizimki avukat, onlarınki veteriner  oldu. Tüm  bunları  birlikte  yaşadık, gördük.Yıllar  geçtikçe   belli  bir  mesafede  ama  derin bir dostluk  gelişti.  Saygı   sevgi  konusunda  artarak  sürdü  gitti  komşuluğumuz.  Bunca  yılda  en  küçük  bir  sorun  yaşamadık..

Temiz,  titiz ve  görgülü,  hemşireliği  bırakmış  Eskişehirli   hanımefendi  ile  oğlu  ve  eşi  odaklı  bir  koşuşturma  içinde  olan  Antalyalı mühendis, iş adamı  beyefendi, zaman zaman  biraz  fazlaca  korumacı  anne  baba  modeli  olarak   bizleri şaşırtıp kendi  aramızda mizah  konusu  oldular.

  İyilikleri,  nezaketleri ve  komşu  olarak dozunda  samimiyetleri  ile unutulmaz  anılarımız  oldu. Zor  günlerimizde, hastalıkta, ölüm olaylarında destek  oldular. Mutlu  günlerimizde  bizimle  birlikte sevincimizi  ve  telaşımızı paylaştılar.


Hayvan  sevgileri  ile, özellikle  çevredeki  sokak  hayvanları  için  yaptıkları fedakarlıklarla,  bana  verdikleri  destekle  dahası  iyi  ahlaklı  ve  güvenilir  insan  olmaları  ile  yaşamımızda  iz  bırakanlar  arasına  katıldılar.  Antalya'nın  köklü  ailelerinden ve  maddi  olanakları  da  oldukça  iyi  olan  bu aile,  mütevazi  yaşayan  elit insanlardı. Çok  daha  önce daha gösterişli  ve  lüks  bir  eve  taşınabilirlerdi  ama  bu  semti  sevdikleri  için  taşınmayı  düşünmüyorlardı. Ancak,  zamanla  apartmanda konut  olan  dairelerin  bir  çoğu  iş  yerine  dönüşünce,  otopark sorunu, asansör  trafiği,  kapı  zillerine  gereksiz  yere  basılması  vs  gibi  hepimizi rahatsız  eden  durumlar karşısında  taşınmaya  karar  verdiler.
Ve  işte  bugün  gidiyorlar. Az  önce  gözlerimiz  yaşlarla  dolu  tekrar  vedalaşıp  helalleştik. ''Aşağıdaki  kedilerim size  emanet '' derken  ikimiz  de  çok  duygulandık. Özellikle  yan  sokaktaki  artık  doğurmak  üzere  olan  emektar  tekiri  sabah  son  kez  beslemiş. Yerini  tarif  ederken  çok üzgündü..

Aslında  yakın  çevredeki sokak  hayvanlarını  paylaşmıştık. Hemen  apartmanın  altında ve  en  yakın  sokaktakileri  onlar,  iki  sokak  aşağıdaki  20-30  kadar  kediyi  de  ben  doyurup  sularını  veriyorduk. Parkta  iki  de  sürekli  baktığım  köpeğim  var.  Bakalım  bu  işin  üstesinden  nasıl  geleceğim.  Üstelik  yan  apartmanda  ve  bizim  apartmandaki  bazı  insanlar sürekli  tepki  gösteriyorlar. Komşumla  birlikteyken  daha  kolaydı  insanlarla uğraşmak.


Evet,  sevgili  komşularım   şu  an  eşyalarını  yüklüyorlar. Yabancı  uyruklu  bir  aile  gelecekmiş  kiracı  olarak. Ne  diyeyim,  hayırlısı  olsun.

Güle  güle  gidin  ve  sağlıkla  mutlulukla  oturun  yeni  evinizde.  Sizleri  hep  sevgi  ile  anımsayacağım..