Memleketimin Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Memleketimin Halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Temmuz 2016 Cuma

Yıldız Çiçekleri ve Bayramın İzleri

Her yaz olduğu gibi bu yaz da yıldızlarımız bahçemizi şenlendirdiler. Tabii ki bunun için aylar öncesinden(ilkbahar başında) bir marketten satın aldığımız yumruları yumuşak, çiftlik gübresi ile zenginleştirilmiş toprağa yaklaşık bir karış derinliğe ekmiştim. Diplerindeki toprak kuruyunca da azar azar sulamak gerekti. 
Ayrıca geçen yıl toprakta kalan  yumruların bazıları bu yıl da gayet güzel çiçekler açtı. 

 Yıldız çiçeği yetiştirenler bilir; yumru paketlerinde her ne kadar renklerini gösteren resimler olsa da  açacak çiçekler her zaman sürprizdir. Bu defa da öyle oldu.  Örneğim yalın kat olanlar.. Onları satın aldığımı  anımsamıyorum. Yine de  memnun oldum bu sürprize, çünkü çok güzeller.



Uzunca bir süre çiçeklenmeye devam eden bu  güzel  bitkiyi bahçenizde, balkonunuzda uygun saksılarda  yetiştirmenizi tavsiye ederim. Bitkiniz büyürken  bir kaç kez toprağını  dikkatlice çapalamayı unutmayın. Solmaya yüz tutan çiçekleri keserseniz  çiçeklenme devam ediyor.











































Geride bıraktığımız bayramdan söz etmeden olmaz. Tabii ki  geleneksel hazırlıklarımızı yaptık. Hatta tüm işlerle tek başıma  uğraştığım için blog dostlarıma buradan bir bayram kutlaması yazmaya bile zamanım olmadı. Bunun için  bağışlayın.

İlk gün Antalya'dan gelen yakın akrabalarımızla dolu dolu yaşadığımız bayram  havası, ertesi gün ve sonuncu gün  tuhaf bir hüzne dönüştü. Üç tane çocuk ve en  iyi anlaştığımız  komşumuzla oğlu dışında gelen giden olmadı. Akşam üzeri köpek kızları göle götürürken bazı komşuların olağan işleri ile uğraştığını, bırakın bayramlaşmayı selam vermeye bile gerek görmediklerini üzülerek  gördüm. Bir çok insan da otomobillerine  binip erkenden bir yerlere gittiler. Kasabadan gelen bazı insanlar ise oruç tutmanın ardından, şuursuzca  ormanı ve gölü kirletip gittiler.. İşte  köyde bayram  böyle geçti dostlar.

Bunları, köyde bayramların daha sıcak ve geleneklere uygun geçeceğini düşünenler için anlatıyorum. Bire bir yaşayıncaya dek ben de öyle sanıyordum. Yalnız bu durumun nedenleri var. Birincisi, gençlerin ve yetişkinlerin hemen hepsinin kadın erkek, bayram tatili olmayan bir sektörde çalışıyor olmaları. Yakınlardaki  turistik tesislerde düşük ücretle çalışan insanlar bunlar. Yaşlıların ise olanak buluyorlarsa sıcaklar başlayınca yakınlardaki yaylalarda kulübemsi evler kiralayıp yazı geçirme alışkanlıkları var. Sürüsü olan bir kaç ailenin  de her gün olduğu gibi bayram sabahı bile keçilerini köyün en gölge ve sulak yerlerine götürüp tüm günü orada geçirdiklerini gördüm. Yani buralar  hayalet köy görünümündeydi. Yine de  bazı ailelerin ormanda kaçak ağaç  kesme, bazılarının da gölden izinsiz  su pompalama  faaliyetleri bayramda bile sürdü. Yani asıl sorun buranın, turizme bulaşmış tüm yörelerde olduğu gibi köy kimliğini kaybetmiş ama  kent kültüründen yoksun tuhaf bir yer olması. Orta ve orta yaş üstü insanlar  eğitimsiz denilebilecek durumda. Gençler ve çocuklar eğitim alma şansına sahipler ama kafaları karışık.  Geleneksellikle turizmin getirdiği serbest yaşam örneklerine özenti arasında kalmışlar. Gördüğüm çarpıklıkları anlatmaya uygun olmayan  güncemde ancak bu kadarını söyleyebiliyorum.

Sonuçta şekerlerimizle, çikolatalarımızla,  kuş lokumlarımızla, buz dolabındaki dizi dizi sütlü tatlılarımızla kala kaldık..  Köpüklü kahvemi de kendimiz için yaptım.












Sanmayın ki bizim için böyle oldu. Yakınlarımızdaki evlere de gelen giden olmadı. Umarım  sizlerin bayramları  daha sıcak ve ''bayram gibi bayram'' olarak yaşanmıştır. Bu günleri  bile aratacak başka ruhsuz bayramlar olmaması dileği ile..

15 Şubat 2015 Pazar

Bu Nasıl Bir Acı Böyle!


Çok can acıtıcı ve içinden çıkılmaz bir durum. Ülkemde yaşanan tüm acıların, aymazlıkların özeti sanki. Bir de herhalde insanlar "Sevgililer Günü" filan kutluyor. Ne ironik, ne yaman çelişki. Sevmek, sevilmek kim, biz kim.. Ne hale geldik böyle!
İçim acıyor, yüreğim ağzımda, ne düşüneceğimi, ne diyeceğimi hiç bilmiyorum. Her günümüz bir öncekini aratır oldu. Tüm bunlara; insanlık dışı cinayetlere, katliamlara, kıyımlara ''Dur!'' demenin yollarını bulmak zorundayız. İki gün ağlayıp üçüncü gün unutmak insan onuruna hiç yakışmıyor. Bizi hiç affetme Özgecan.. Ta ki, başka Özgecanlar olmayıncaya dek!

21 Ağustos 2014 Perşembe

Bendeki ''usta'' fobisinin nedenleri

Bu tür yazılar yazmayı sevmiyorum, çünkü;
anlatacaklarım hiç de iç açıcı değil.
Sinir bozucu, nefret uyandırıcı,
ama...
Hepimizin karşılaşabileceği, toplum olarak yaptırım gücü oluşturarak üstesinden gelebileceğimiz bir sorun.

İşte bu yüzden yazıyor ve çözüm için görüşlerinizi almak istiyorum.
Usta  ünvanı ile çalışan, işlerini düzgün yapmayan ve davranışları ile insanları yıpratan bu kişileri nasıl eğitebiliriz? Bu bir devlet sorunu aslında, işte o nedenle çözümü zor. Ülkenin başındaki koca koca sorunların yanında bu nedir ki..

Ustalarla başım dertte dostlar.. İnanın sağlık sorunlarımın sık sık atak yapmasının bir nedeni de kendisini ''usta'' diye nitelendiren ancak bu ünvanı hiç mi hiç hak etmeyen insanlar. Hak edenler ve  iş ahlakı olanları tenzih ediyorum. Bu  benim şanssızlığım mı yoksa ülkedeki genel durum mu bilmiyorum.. Eğer genel durum böyle ise biz ulusça yanmışız. Usta sözcüğünün anlamı nedir? Kısaca, belli bir alanda gerekli beceriyi kazanmış, standartlara uygun iş üretebilen nitelikli insan olarak tanımlayabiliriz, öyle değil mi? Ayrıca bu insanların, disiplinli çalışma, önceden belirlenen iş programına uyma, müşteri haklarına saygı gösterme gibi özellikleri olmalı. Müşteri de emeğe ve çalışan haklarına saygı  gösterme, insanca muamele, ödeme planına ve anlaşma koşullarına uyma konularında dürüst ve titiz olmalı. Gelin görün ki burada benim karşıma usta olarak çıkanlarda hem mesleki yetersizlikler, hem de iş ahlakı yoksunluğu ve davranış sorunları var. Bir, hadi iki kişi  böyle olsa kötü şans diyeceğim ama bu güne dek bahçe duvarı yapımında, elektrik ve su tesisatı onarımında, sundurma yapımında, son olarak da bahçe katı mutfağının yenilenmesinde çalışan kişiler çok  büyük sorunlar  yaşattılar. İlk olarak düzenli çalışmıyorlar. Geliş gidiş saatleri belirsiz. Hiç haber vermeden ortadan kaybolup kendi kendilerini izinli sayıyorlar. İş için anlaştığımız ve ön görüşme  yaptığımız bir kaç usta da hiç gerekçe göstermeden iş başı yapmadı. Ayrıca yapılan işler kusurlu ve ayıplı denilecek özellikte. En kötü işleri çıkarmada, bahçe duvarını, bahçe giriş kapısını, garaj  giriş kapısını, çitleri ve bordürleri yapan usta!! ilk sırada. Daha işi yaparken belli olan bariz hatalarını asla kabul etmeden, anlatsam inanamayacağınız ukalalıklarla çalışmasını sürdürdü. İşine son vermek istedim ama benim güya ara düzeltici annem, ''başka usta nereden bulacağız, iyi kötü yapsın'' mantığı ile engel oldu. Sonuçta, gereksiz ve son derece kaba saba betonlarla dolu, bozuk bordürlü, çok kötü yapılmış demir kapıları, yamru yumru duvarları, hizasız çitleri olan bir bahçemiz oldu. Hak etmediği,  çeşitli hilelerle şişirilmiş ücreti  ödendi. İş süresince bu adama ve çalışanına anlaşmada olmadığı halde verilen yemek, çay, kahve, meşrubat hizmetlerinden söz etmem çok ayıp ama ortaya çıkan  işi görseniz neden üzüldüğümü anlarsınız. Şimdi bu son derece kötü  işler başka birine yeniden kırdırılıp yaptırılacak.  Maddi manevi kaybımızı düşünün.

Arkada köpeklerimi güneşten koruması için yaptırdığımız sundurmanın parasını peşin ödediğim malzemesi eksik ve yanlış gönderildi. Bir de demir ustası hatalı kesimler yapıp malzeme israfı yaptı. Onlarca Single ambalajlarını da yan komşunun arsasındaki çalıların içine atmış. Ben farkedince sadece güldü, gidip toplamadı. Yılan, akrep dolu çalıların içinde iki saat boyunca naylon ambalaj topladım.

Son olarak  bahçe katı mutfağı yenileniyor. Antalya'daki mobilyacıma mutfak dolaplarını yaptırdım. Ne var ki o da önceki işlerine göre daha kalitesiz bir iş çıkardı. Ona üzülmeye fırsat bulamadan  buradan bulunan bir fayans ustası, çok beğenerek aldığım geometrik pano desenli, oldukça pahalı tezgah üstü fayansları montaj sırasında kırdı. Çekiçle, keçe vb bir materyal olmadan tak tak yerleştirme yaparken anladım  yetersizliğini ama ben daha uyarırken iki pano kırılmıştı.

Daha önce yapıştırılanlarda da küçük bir parça kopmuş. Bir de ''bu küçücük bir kırık, önemsiz!'' demez mi... Özür dahi dilemeyen, ''özenince oluyor böyle kazalar, bir paket daha almalısınız'' diyen sözde ustaya tekme tokat girişmek geldi içimden ama elbette yapmadım ve işi bırakmasını, gerçek bir usta bulacağımı söyledim.


Tahmin edeceğiniz gibi çok kötü bir gece geçirdim ve sabah bağıra bağıra ağladım.  Bir kaç fayans yüzünden ağlamam size tuhaf gelebilir ama beni ağlatan asıl nedenler insanların iş  ahlakının olmaması. Şu an alt katta boyacı çalışıyor. Allahtan o  dürüst ve işinin ehli bir usta. Sabah iş başı yapınca mutfağı gördü, bir gün önce olanları tahmin etti, beni teselli etmeye çalıştı. Ne yazık ki son altı aydır ustalar yüzünden yaşadığım stres  nedeni ile makul ve mantıklı olamıyorum. Çok büyük haksızlıklara maruz kaldığımı düşünüyorum. Şimdi söyleyin lütfen; siz olsanız ne düşünürdünüz?

16 Eylül 2012 Pazar

Tuğba ve Birhan'ın 8 Yıllık Ekolojik Savaşı


Bir Kızılderili atasözü ''insanlar doğadan uzaklaştıkça kalpleri sertleşir'' der. Doğru ise varın siz düşünün insanlığın halini..

Neyse ki, kalpleri sertleşmemiş çocuklara, torunlara sahip olmak isteyen, istemekle de kalmayıp bunun için mücadele veren bazı duyarlı genç insanların bir takım örnek çabaları var ülkemizde. Elbette duyarlılığın yaşla başla ilgisi yok. Benim bugün CNN Türk'de tesadüfen izlediğim bir belgeselde gördüğüm örnekte bu genç insanlar vardı, o yüzden öyle diyorum.

Başını kaçırdığım bölümde, Antalya, Alakır Vadisi sözleri kulağıma çalınıverdi ve hemen yapmakta olduğum işi bırakıp koştum tv başına. Çünkü biliyorum ki, Alakır Vadisi'nde, insanlara daha çevreci yeşil enerji diye yutturulmaya çalışılan Hes sorunu var. Orada yaşayan bir avuç insan doğalarını koruma savaşı veriyorlar nice zamandır. Üstelik mahkemenin durdurma kararına rağmen çalışmalar devam ediyor her nedense. Yani yasalara göre haklı olmak da yetmiyor; bir şeyler dönüyor, hiç de hayırlı olmayan..
(Tık)Alakır nehri nerede diyenler için
Ve bölgede yaşanan Hes ile ilgili ilginç olaylar:http://www.yesilgazete.org/blog/2012/04/05/alakir-vadisinde-ilginc-olaylar/

Bu konulara olan ilgim beni tv karşısına oturtuyor hemen. Evet yanılmamışım; konu, bu bölgede ekolojik yaşama gönül vermiş bazı ailelerin kendi çabaları ile oluşturdukları yaşam formu ile yaşama alanlarıydı. Kaçımız başarabiliriz diye düşündüm ve imrendim doğrusu.

Kısacık bölümde gördüğüm şunlar:
Genç çiftlerin tamamen kendi emekleri ile yapılmış, yörenin onlara sunduğu malzemeden oluşan oldukça basit ama kullanışlı kulübemsi evler. Tuvalet hatta banyo dışarıda. Elektrik yok, televizyon, buzdolabı yok, sadece radyo var. Gördüğünüz pek çok şey çevreden edinilmiş doğal malzemelerden yapılmış. Örneğin banyonun zeminindeki düzgün taşlar dere yatağından toplanmış. Yaşama alanları Tarzan'lı Jane'li bir masal dünyasının günümüze harika bir şekilde uyarlanmış hali. Mutfağı, kileri, dinlenme çardağı vs. vs rüya gibi(bana göre). Bazıları için kabus gibi de olabilir. Çünkü bitkilerle, hayvanlarla iç içe, doğanın bir parçası gibi yaşanıyor.




İzlediklerimden sonra, kim bilir ne zorluklar yaşamış ve yaşamakta olan bu insanların kim olduklarını araştırmaya başlıyorum ve merakım şaşkınlığa sonra da hayranlığa dönüşüyor. Az önce izlediğim genç çift, sırf doğaya olan tutkuları nedeni ile seçmemişler bu yaşam tarzını.
Buyrun Tuğba ve Birhan çiftinin ve onların destekçisi yakın arkadaşları ve komşuları bir avuç insanın öyküsünü gazeteci Güven Eken'in kaleminden okuyun:

Radikal gazetesi yazarı Güven Eken, Birhan ve Tuğba'nın hikayesinden yola çıkarak Alakır'a sahip çıkanların HES ile mücadelesini anlatıyor.


İşte Güven Eken'in o yazısı... TIKLAYIN

Tuğba ve Birhan bu onurlu savaşta yalnız değiller. Yanlarına yeni taşınan Elif, Tayfun ve şimdi altı aylık olan bebekleri Can da var. Hep beraber yaptıkları ‘yuva’yı adım adım fotoğraflamışlar. Günde 8 saat çalışarak yaklaşık iki ayda tamamladıkları evin malzemeleri: Taş, toprak, çalı, gübre, ağaç ve en yakın yerleşimin atıklarından kapı, pencere, tahta, lavabo, lastik, musluk, cam... Evin ‘kolonları’ meşe direklerinden. Araları çalıyla doldurulmuş, üstleri çamurla sıvanmış. Ahşap pencereler ve masif kapı, Antalya’nın eski bir konağının hurdasından... “Şimdi öyle kapı yok. Parasıyla bile yaptırılamayacak kadar değerli, ustası kalmadı artık. Atık aslında en güzel malzeme. Sokağa o gözle baksanız çıldırırsınız, bir şehir kuracak kadar çok şey var modası geçti diye atılmış” diyor Birhan. Onlara göre '‘En yakın malzeme, en doğru malzemedir.’'

İşte ‘TOKİ tektipçiliğine karşı başka bir mimarinin mümkün olduğunu göstermek için’ hazırlayıp internetten yaydıkları ‘doğayla uyumlu ev yapma kılavuzu’nun kısaltılmış versiyonu:
http://zmogenc.com/2012/05/adim-adim-ekolojik-ev-yapim-rehberi/

Tuğba ve Birhan’ın yaşamı, kendi kişisel çıkarları ile meşgul olmaktan, insanlığın geleceğini düşünmeyi aklına getirmeyen insan uygarlığına inat Antalya’nın dağlarında bir anıt çınar gibi kök salıyor. Onların mütevazı yaşamı insan için başka bir dünyanın mümkün olduğunu ispat ediyor.

12 Eylül 2010 Pazar

Bir Pazar Sabahı / Ah Hüzün! Ben Seni Nerelere Koymalıyım?

Bu sabah biraz daha erken uyandım. Sokaktaki dostlarıma güzel bir kahvaltı hazırlamak geldi içimden; hergün verdiğim kuru mamalardan bıkmışlardır diye... Tavuklu, sebzeli, pirinç ve bulgurdan oluşan pilavla çorba arası bir karışımdı bu günkü yiyecekleri. Bir kaç plastik kutuya bölüştürüp kocaman mama çantama yerleştirdim ve parkın yolunu tuttuk Minik'le. Zaten beni bekliyor olmalılardı büyük olasılıkla.

Nedense bugün onları doyurduğum ve oynadığımız ağaçlı alan bomboştu. Etrafıma bakındım, köpekciklerimi göremeyince, onlar için hazırladığım yiyecek kutularını oradaki ağacın çatal gövdesine yerleştirdim, temizlik işçileri çöpe atmasınlar diye..Minik'le parkta bir tur atıp geri dönecektim. Onlar da gelmiş olurlardı bu arada. Sıcakta elimde taşımak istemedim onca yiyeceği.


Çok sevdiğim begonvilli taş merdivenden aşağıdaki yürüyüş yolluna indik. Deniz manzaralı kafeler ve kır kahvelerinde kahvaltı hazırlıkları başlamıştı. Bizim buralarda kafelerin pazar kahvaltıları ve brunchları meşhurdur. Garsonlar bahçelerde bir oraya bir buraya koşuşturarak şık masalar hazırlıyorlardı. Bazılarında canlı klasik müzik bile olur.

Bir iki saat içinde, hafifçe esen meltem rüzgarının serinliği eşliğinde, çiçekler arasında açık büfeli kahvaltı etmek isteyen insanlar doluşacaklardı buralara ve birbirinden nefis yiyeceklerle donatılmış açık büfe standlarından neşe içinde alacaklardı yiyeceklerini.

Kuş seslerini dinleyip, temiz havayı içimize çekerek yürüyüşümüzü tamamladık. Kocaman bir daire çizip yiyecekleri bıraktığım yere döndük.


Dört ayaklı dostlarımız hala ortalıklarda yoklardı ama ağacın altındaki piknik masasında orta yaşlı koyu tenli, yoksul görünümlü, zayıf bir adam bir şeyler yiyordu. Bir ara sayıları azalan evsizler yine çoğaldılar bu günlerde. Onlardan biri olmalıydı. Rahatsız etmek istemedim. Yiyecekleri alıp, köpekleri bulma olasılığım olan parkın bir başka köşesine gideyim diye tedirgin hareketlerle yaklaştım. Gördüm ki; benim paketlerden biri adamın önünde duruyordu...Zavallı adam neredeyse yarısını bitirmişti. O anki duygularımı anlatacak sözcük bulamıyorum.