31 Ağustos 2012 Cuma

Böyle olmamalı!




O bir savaş kahramanı, gerçek bir vatansever.
Mustafa Ertuğrul, Ben Bir Türk Zabitiyim adlı belgesel kitaba konu olan Türk Subayıdır.
Dünya askeri tarihinde ilk defa olarak bir deniz uçağı gemisi (Seaplane tender) batıran Türk subayıdır ve bu gemiyi karadan dağ topu ile batırmıştır.

Yazar Mustafa Aydemir'in ''Ben Bir Türk Zabitiyim'' adlı belgesel kitabını okumanızı tavsiye ederim. Bu kitapta Mustafa Ertuğrul'un üstün başarılarını belgeleri ile okuyup, yalnızca kahramanlığına değil mütevazı kişiliğine ve hatta sanatçı yönüne de hayran kalacaksınız. (Rahmetli'nin çok güzel resim çalışmaları olmuş)
Kitabın tanıtımını aşağıdaki linkte bulabilirsiniz
ÖZEL DETAYLAR MÜZESİ: BEN BİR TÜRK ZABİTİYİM (KİTAP)

Öte yandan, bir Antalyalı olarak beni son derece üzen bir durumla karşılaştım. Babamın kabrini ziyaret etmek için gittiğim şehir mezarlığında tesadüfen gördüğüm bu değerli kişinin ihmal edilmiş ve bakımsız kabrini görünce içim sızladı. Son derece alçakgönüllü bir insan olan ve methedilmekten hiç hoşlanmayan değerli büyüğümüzün sade bir mezarı olmasına şaşırmadım ama öylesine bakımsız oluşu ve sapsarı yabani otlarla kaplı olması beni çok hüzünlendirdi. Belli ki ne geleni ne de ilgileneni var. Acaba hiç mi yakını kalmadı hayatta? Daha da önemlisi, ilgili kurumlar tarihe adını yazdıran bu kahramanın kabrine neden gereken saygı ve ilgiyi göstermiyorlar? Utanç ve üzüntü ile gerekli yerlere bu soruları soracağım. Bakalım nasıl bir yanıt alacağım..









30 Ağustos 2012 Perşembe

30 Ağustos Zafer Bayramımız Kutlu Olsun!


Zafer Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin[1] ulusal bayramıdır. Her yıl 30 Ağustos günü kutlanır. Zafer Bayramı, 1922 yılında 26 Ağustos'ta başlayıp, 30 Ağustos'ta Dumlupınar'da Mustafa Kemal'in başkumandanlığında zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi'ni (Büyük Taarruz) anmak için kutlanan bayramdır. İşgal birliklerinin ülke sınırlarını terketmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder.

Zafer Bayramı, ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Denizli, Kahramanmaraş, Ankara ve İzmir'de kutlanmıştır. Resmî olarak Zafer Bayramı ilân edilmesi 1935 yılının Mayıs ayında olmuştur. Zafer Bayramı, tüm yurtta törenlerle kutlanır. Devlet erkânı ve birçok vatandaş, Ankara'da Anıtkabir'i, diğer illerde de anıt ve şehitlikleri ziyaret edip, Mustafa Kemal Atatürk'e, silâh arkadaşlarına ve komutasında savaşmış askerlere şükranlarını sunar. Hemen hemen her yerleşim yerinde, askerî birlikler geçit törenlerine katılır. Ayrıca dış temsilciliklerde de çeşitli kutlamalar yapılır. 30 Ağustos günü, Türkiye'de resmî tatildir.

Her yıl, Harp Okulları ve Astsubay Meslek Yüksekokulları bu tarihte mezun verir. Tüm subay ve astsubay rütbe değişiklikleri bu tarihte geçerli olur.

Kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/30_A%C4%9Fustos_Zafer_Bayram%C4%B1

29 Ağustos 2012 Çarşamba

Begonvilli Ev Halleri

Colette'im

Bahçedeki dostlar



Zorunlu tembellik


26 Ağustos 2012 Pazar

Bir bu eksikti! Karpal Tünel Sendromu



Birinci aşama: Özellikle sağ elde, karıncalanma, uyuşma, parmak eklemlerinde tutukluk duygusu.

İkinci aşama: Uyuşmaların gece uyandıracak kadar artması, baş parmağı, işaret parmağı, orta parmağı ve yüzük parmağının yarısını kapsayan his kaybı.

Üçüncü aşama: Elinizi kullanamaz hale gelme..

İşte durum bu dostlar. Hastalığın adı: Karpal tünel sendromu.

Nedenleri de fazlaca ev işi yapmak ya da el ile uğraşı gerektiren işler. Ev hanımlarında, kasaplarda, ressamlarda görülüyormuş. Özellikle örgü ve tığ işi yapan hanımlar, klavye kullananlar bu hastalığa yakalanıyor. Ben ikinci aşamadayım. Doktorum elimi asla zorlamamam gerektiğini, sık sık dinlendirmek zorunda olduğumu, koruyucu bir aparat takmamı ve en önemlisi de el işlerini bırakmam, klavye kullanımını çok aza indirmem gerektiğini söyledi. Aksi takdirde bileğimden operasyon geçirmek zorunda kalacağım.

Buradan paylaşıyorum ki, ellerinizdeki uyuşmaları önemseyin. Zaman geçirmeden bir beyin cerrahına görünüp EMG çektirin. yoksa kalıcı hasarlar bırakan ciddi bir hastalık bu.
Daha fazlası:

Ellerde uyuşma nedenleri | Ellerde uyuşma

25 Ağustos 2012 Cumartesi

Bu güzel kıza acil yuva!



Hikaye çok bildik..

Mia çok şirin, çok oyuncu diye alınıyor. Bir süre sonra aile yurt dışına gideceklerini bahane ediyor ve eşyalarını bir poşete koyup onunla birlikte iade ediyorlar.. Sanki o da bir eşya..
Oysa Mia'nın annesinin ailesi, apartman dairesinde anneye ve iki yavrusuna daha bakıyor.
Mia'yı alıp da iade eden ailenin böyle bir durumda kendi çocuklarını da birilerine vermeyi düşünmedikleri kesin.. Ama Mia bir köpek olduğuna göre kurtulmaları lazım.. Ne acı değil mi.. Bırakıp giderlerken ağlar gibi sesler çıkarmış..

Sözün kısası Mia daha minicik bir bebek, henüz bir kaç aylık. Saf kan sıfır numara Terrier. Onu sevecek ve asla terk etmeyecek bir yuva arıyoruz. Şansı açık olsun!

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bayram Gelmiş!




Adına yaşamak dediğimiz olguda bir bayram daha gelmiş.. İnsanlar öyle istemiş, öyle uygun görmüş. Hoş gelsin, hoşluklarla gelsin. Acılara, yanılgılara, yanlışlara, bitip tükenmez hırslara cila olsun. Bayram gibi bayram olsun!

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Anı yaşamak lazım!


Yaşamımın sıkıntılı bir döneminde, tesadüfen ya da kader diyelim, bana iyi gelen bir kitap okudum.. Bu öykü Robin Sharma'nın Ferrarisini Satan Bilge adlı kitabından alıntıdır.


''Küçük bir çocukken babam bana "Peter ve sihirli ip" adlı peri masalını anlatırdı. Peter, çok hareketli küçük bir çocukmuş. Herkes onu severmiş; ailesi, öğretmenleri ve arkadaşları. Ama bir zayıflığı varmış."

"Neymiş?"

Peter, asla o anı yaşayamıyormuş. Yaşamın akışından tat almayı bilmiyormuş. Okuldayken dışarıda oyun oynamak istermiş. Dışarıda oyun oynarken yaz tatilini özlermiş. Peter sürekli olarak hayal kurar ve hiç bir zaman günlerini dolduran özel anların keyfine varamazmış. Bir sabah Peter, evinin yakınlarındaki ormanda yürüyüşe çıkmış. Yorulunca çimenlik bir yer bulmuş ve sonunda uyuyakalmış. Birkaç dakikalık derin uykusundan sonra, birinin ona seslendiğini duymuş. "Peter! Peter!" Cırtlak ses yukarıdan geliyormuş. Gözlerini yavaşça açtığında tepesinde dikilen çarpıcı bir kadın görmüş. Kadın belki de yüz yaşındaymış ve kar beyazı saçları omuzlarından aşağıya yün bir battaniye gibi dökülüyormuş. Kadının kırışıklıklarla dolu elinde ortasında bir delik olan sihirli bir top varmış ve delikten uzun, altın bir ip sarkıyormuş.

"Kadın, "Peter" demiş, Bu senin yaşamının ipi… İpi birazcık çekersen, bir saat dakikalar gibi geçer. Biraz daha fazla çekersen, aylar hatta yıllar bile günler gibi geçer. Peter, bu keşif karşısında çok heyecanlanmış. Belki de ona sahip olabilirim diye düşünmüş. Yaşlı kadın hemen aşağıya eğilerek sihirli ipi olan topu küçük çocuğa vermiş. Ertesi gün, Peter sınıfta huzursuz ve yorgun bir şekilde oturuyormuş. Birdenbire aklına yeni oyuncağı gelmiş. Altın ipi biraz çekmiş ve kendini hızla evde, bahçede oyun oynarken bulmuş. Sihirli ipin gücünü keşfettikten sonra Peter, okul çocuğu olmaktan sıkılmış ve tüm heyecanları ile birlikte bir delikanlı olmak istemiş. Sonra altın ipi tekrar hızla yukarı çekmiş. Birdenbire Elise adlı güzel bir kız arkadaşı olan bir delikanlıya dönüşmüş. Fakat Peter gene memnun değilmiş. Anın tadını çıkarmayı ve yaşamının her evresindeki yalın mucizeleri keşfetmeyi hiç bir zaman öğrenememiş. Onun yerine bir erişkin olmayı hayal etmiş. Sonra ipi tekrar çekmiş ve uzun yıllar bir anda geçmiş. Derken kendini orta yaşlı bir erişkin olarak bulmuş. Elise eşiydi ve Peter bir ev dolusu çocuk ile çevrilmişti. Ama Peter başka bir şeyi de fark etmiş. Bir zamanlar simsiyah olan saçları beyazlamaya başlamıştı. Çok sevdiği , bir zamanlar genç olan annesi artık yaşlı ve güçsüz bir kadın olmuştu. Ama Peter hala anı yaşamıyordu. Şimdide yaşamayı asla öğrenememişti....Sonra sihirli ipi tekrar çekmiş ve ortaya çıkacak değişiklikleri beklemeye koyulmuş. Şimdi Peter gür siyah saçları kar gibi beyazlamış, doksan yaşında bir adammış. Genç ve güzel eşi Elise ise yaşlanmış, birkaç yıl önce ölmüş. Harika çocukları büyümüş ve kendi yaşamlarını kurmak için evden ayrılmış. Tüm yaşamında ilk kez Peter yaşamdaki harikalıkları kucaklamak için zaman ayırmadığını fark etmiş. Çocuklarıyla hiçbir zaman balık tutmaya gitmemiş ve Elise ile mehtapta gezinti yapmamış. Bahçeye çiçekler ekmemiş ve annesinin okumaya bayıldığı harika kitapları okumamış. Onun yerine,yaşamında hep acele etmiş ve yol boyunca iyi şeyleri görmek için asla dinlenmemiş. Peter bu keşfinden büyük üzüntü duymuş. Kafasını boşaltmak ve ruhunu dinlendirmek için çocukken gittiği ormana gitmeye karar vermiş. Ormana girdiğinde çocukluğundaki küçük fidanların görkemli meşe ağaçlarına dönüştüğünü fark etmiş. Orman da bir doğa cennetine dönüşmüşmüş. Küçük bir çimenlik bulmuş ve derin bir uykuya dalmış. Sadece birkaç dakika geçmiş ki birinin ona seslendiğini işitmiş. 'Peter! Peter!' Peter kafasını kaldırmış, karşısındaki, uzun yıllar önce sihirli altın ipli topu ona veren yaşlı kadından başkası değilmiş. 'Sana verdiğim armağandan memnun kaldın mı?' diye sormuş kadın. Peter doğruca cevap vermiş. 'Baştan eğlenceliydi, ama şimdi ondan nefret ediyorum. Tüm yaşamım bana keyfini çıkarma şansını vermeden gözlerimin önünden akıp gitti. Eminim hüzünlü anların yanında harika zamanlar da olmuştur, ama benim bunları yaşama şansım hiç olmadı. İçim boşalmış gibi hissediyorum. Yaşam armağanı ellerimden kayıp gitti.' 'Hiç minnettar olmuyorsun' demiş yaşlı kadın. 'Yine de, sana son bir dilek dileme şansı veriyorum'.
Peter bir an düşünüp telaşla yanıtlamış; 'Küçük bir çocuk olarak okuluma geri dönmek ve yaşamımı tekrar etmek istiyorum!' Bunu söyledikten sonra derin uykusuna dönmüş. Yine birinin ona seslendiğini duyarak gözlerini açmış. 'Bu sefer kim olabilir?' diye düşünmüş. Kafasını kaldırdığında annesinin yatağının kenarında ayakta durduğunu görünce çok sevinmiş. Annesi genç, ışık dolu ve sağlıklı görünüyormuş. Peter ormandaki o tuhaf kadının dileğini yerine getirdiğini ve onu önceki yaşamına döndürdüğünü anlamış.
'Acele et Peter. Çok fazla uyuyorsun. Şu dakika kalkmazsan rüyaların yüzünden okula geç kalacaksın' demiş annesi hafifçe azarlayarak. Söylemeye gerek yok, Peter o sabah yatağından fırlamış ve umut ettiği şekilde yaşamaya başlamış."


Gerçek dünyadaki BİZLER yaşamı dolu dolu yaşamak için ikinci bir şansa sahip değiliz. O yüzden, bugün çok geç olmadan yaşam armağanının gözlerini açman için sana verilen şansı geç olmadan doya doya kullan. Yaşamını anlamlı kılan insanlara daha fazla zaman ayır. Özel anlara saygı duy..Yağmurda dans et, bağıra çağıra şarkı söyle... Bu günde yapmak istediğin şeyleri hiç bir zaman erteleme. Önemli olan hayatı ıskalamadan yakalamaktır nede olsa... Uzun lafın kısası ruhunu canlandır ve ruhunla ilgilenmeye başla... Bu, Nirvana'ya giden yoldur...



9 Ağustos 2012 Perşembe

Sözler Tükendi

Dahası umutlar da tükenmekte. Bu acıları yaşatanlara lanet olsun!!

Ulusumuzun başı sağ olsun..

2 Ağustos 2012 Perşembe

İçim kan ağlıyor!


Bu yazı Paşa'nın anısına, birazcık olsun farkındalık yaratabilmek için yazılmıştır

Tarifsiz bir acı var içimde..

Abartılmış bir hayvan sevgisi olarak düşünmeyin. Bu hayvanın kısacık çileli yaşamı bende onulmaz yaralar açtı.. Bir yandan bu acıyı taşırken, başka köpekciklerin sonu böyle olmasın diye son bir gayretle bu yazıyı kaleme alıyorum:

Yıllardır sahipli sahipsiz her türlü zor durumdaki hayvanla karşılaştım, onların sıkıntıdan kurtulması için elimden ne gelirse yapmaya çalıştım. Özellikle Minik'i ve Jane'i evlat edindikten sonra bir köpeğin ya da kedinin fiziksel ve duygusal ihtiyaçlarının neler olduğunu çok iyi anladım. Korunmaya muhtaç canların çektikleri çileleri öyle iyi biliyorum ki.. Sokak hayvanları ayrı bir konu; onların kısacık çileli yaşamlarına zaten birazcık duyarlılık taşıyan hiç bir yürek dayanamaz. Ne var ki çoğu insan kolay yolu seçip onları görmezden geliyor. Örneğin kalabalık bir parkta ya da bir yol kenarında yaralı ya da hasta bir köpeği, kediyi sanki yokmuşçasına görmüyorlar. Eğer o zavallı hayvanın şansı varsa gerçek bir hayvansever görüp kurtarmak için çırpınıyor ve bu kişiler de hep aynı kişiler oluyor. Peki o civarda olup da bu durumları gören diğer insanlara ne demeli?

Sahipli hayvanlar içinde de bazıları gerçekten çok talihsiz oluyor. Bu güne dek şahit olduğum durumları anlatsam roman olur, o romanı okumaya yürek dayanmaz. Yukarıda da belirttiğim gibi, bu köpeğin kaybında duyduğum tarifsiz acıyı abartılmış bir hayvan sevgisi olarak değerlendirenler olabilir. Bu doğru değil. Bu güzel, akıllı köpekciğin kısacık(1 yaşındaydı) çileli yaşamı ibret alınacak bir hayvan öyküsü..

Bu sayfalarda, hayvansever duyarlı arkadaşlarımla birlikte yıllardır yazar, sesimizi duyurmaya çalışırız:'' Bakamayacağınız hayvanı almayın, onlar oyuncak ya da hediyelik eşya değil'' diye bağrınırız . Köpeklere ve kedilere sempati duymanız, özellikle yavru iken onları sevimli bulmanız, evinizde onlarla yaşayabilmeniz için yeterli bir neden değil.. Her insan onların ihtiyaçlarını karşılayabilecek, yaşamını onlara göre düzenleyecek karakterde değildir. Çünkü evinize aldığınız her hayvan (kedi ve köpekten söz ediyorum) yaklaşık bir on-iki yıl sizi çeşitli konularda kısıtlayacak, hayatınıza bir takım zorlukları da birlikte getirecektir. Aynı bir çocuk dünyaya getirdiğiniz zamanki gibi... Çocuğu olan çiftler eski özgürlüklerine veda etmek zorunda kaldıkları gibi, maddi manevi pek çok fedakarlıkla onu büyütmek zorundadırlar. O büyük aşk size bu sıkıntılı süreçte en büyük yardımcıdır. Evinize alacağınız kedi ve köpekler için de durum budur. Bakın çevrenizdeki gerçek hayvanseverler; kedi ve köpeklerinin bakımından, onlarla yaşamanın zorluğundan çok onlarla olmanın güzelliklerinden söz ederler.. Eğer kendinizde bu potansiyeli görüyorsanız sorun yok ama tekrar söylüyorum, bir heves uğruna ya da ''bir deneyelim bakalım'' yaklaşımı ile bir peti alırsanız onun günahına girersiniz. Onların bakımı güç geldiği an kurtulma yoluna gidenlerin neden olduğu trajedileri sık sık görüyor, duyuyor ve yaşıyoruz. Yazık değil mi bu canlara? Onların seçme hakkı yok ki, sizler onları seçip alıyorsunuz. Kısacık yaşamlarını ne hakla cehenneme çevirip daha da ötesi Tanrı'nın bahşettiği yaşam haklarını en korkunç şekilde ellerinden alırsınız?

İşte benim Paşa'ya döktüğüm göz yaşlarının asıl nedeni bu. Fotoğraflarına bakmağa dayanamadığım henüz bir yaşındaki, türünün en güzel örneklerinden biri olan akıllı ve güzel Paşa da bir doğum günü hediyesi idi. Sahipleri kendilerince çok haklı nedenlerle güya geçici bakıcı ailelere emanet ettiler. Asla uygun olmayan koşullarda yaşamasına göz yumdular. Biliyorum, bu satırları yazdığım için bana kırılıp kin duyacaklar ama ben gördüğüm gerçekleri dile getiriyorum. Amacım da başka Paşaların olmaması. Boynunda ısırıklarla , 50 derece sıcaklıkta, enfekte olmuş kurtlanmış yaraları ile ölmek üzere iken bulunan, bir klinikte son dört gününü acı içinde geçiren Paşa'nın öyküsü dilerim düşünmeden evine hayvan alan herkese ibret olur.

31 Temmuz 2012 Salı

Yastayım!


Bir süre sizinle olamayacağım..

Ah Hüzün! Ben Seni Nerelere Koymalıyım?

Bu eski bir yazı; 2010 yılında yaşadığım bir olay üzerine yazılmış. O olay bende çok derin yaralar açmıştı. Bu Ramazan günlerinde ibret alınası bir durumu tüm yalınlığı ile anlatan bir olay.. Nereden mi aklıma geldi? sevgili bozbek, yiyecek savurganlığı ilgili harika bir yazı yazmış.

(tık)Bİ SAKİN OLUN

Okudum, içim sızladı ve o günü anımsadım. İşte yazım:

Bir Pazar Sabahı

Paylaş
Bu sabah biraz daha erken uyandım. Sokaktaki dostlarıma güzel bir kahvaltı hazırlamak geldi içimden; hergün verdiğim kuru mamalardan bıkmışlardır diye... Tavuklu, sebzeli, pirinç ve bulgurdan oluşan pilavla çorba arası bir karışımdı bu günkü yiyecekleri. Bir kaç plastik kutuya bölüştürüp kocaman mama çantama yerleştirdim ve parkın yolunu tuttuk Minik'le. Zaten beni bekliyor olmalılardı büyük olasılıkla.

Nedense bugün onları doyurduğum ve oynadığımız ağaçlı alan bomboştu. Etrafıma bakındım, köpekciklerimi göremeyince, onlar için hazırladığım yiyecek kutularını oradaki ağacın çatal gövdesine yerleştirdim, temizlik işçileri çöpe atmasınlar diye.. Minik'le parkta bir tur atıp geri dönecektim. Onlar da gelmiş olurlardı bu arada. Sıcakta elimde taşımak istemedim onca yiyeceği.


Çok sevdiğim begonvilli taş merdivenden aşağıdaki yürüyüş yolluna indik. Deniz manzaralı kafeler ve kır kahvelerinde kahvaltı hazırlıkları başlamıştı. Bizim buralarda kafelerin pazar kahvaltıları ve brunchları meşhurdur. Garsonlar bahçelerde bir oraya bir buraya koşuşturarak şık masalar hazırlıyorlardı. Bazılarında canlı klasik müzik bile olur.

Bir iki saat içinde, hafifçe esen meltem rüzgarının serinliği eşliğinde, çiçekler arasında açık büfeli kahvaltı etmek isteyen insanlar doluşacaklardı buralara ve birbirinden nefis yiyeceklerle donatılmış açık büfe standlarından neşe içinde alacaklardı yiyeceklerini.

Kuş seslerini dinleyip, temiz havayı içimize çekerek yürüyüşümüzü tamamladık. Kocaman bir daire çizip yiyecekleri bıraktığım yere döndük.


Dört ayaklı dostlarımız hala ortalıklarda yoklardı ama ağacın altındaki piknik masasında orta yaşlı koyu tenli, yoksul görünümlü, zayıf bir adam bir şeyler yiyordu. Bir ara sayıları azalan evsizler yine çoğaldılar bu günlerde. Onlardan biri olmalıydı. Rahatsız etmek istemedim. Yiyecekleri alıp, köpekleri bulma olasılığım olan parkın bir başka köşesine gideyim diye tedirgin hareketlerle yaklaştım. Gördüm ki; benim paketlerden biri adamın önünde duruyordu...Zavallı adam neredeyse yarısını bitirmişti. O anki duygularımı anlatacak sözcük bulamıyorum.

29 Temmuz 2012 Pazar

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Levent Kırca'nın Pazar Yazıları



Levent Kırca'nın uslubunu bilenler bilir; öyle zekice dokundurur ki, gülümsetirken içinize oturur taş gibi söyledikleri. Çünkü gerçekleri dile getirir. Zaten zeki olamayanın başarabileceği bir şey değildir bu..
Her pazar gazeteyi elime alınca Aydınlık'ta ilk iş olarak Fikret Otyam'ın ve Levent Kırca'nın sayfalarına atlarım. İçim acısa da ülkenin ahvalini bir de onlardan dinlemek isterim. Tabii ki diğer yazarların da hakkını yemeyelim. Çarpıklıkları, yalanı, yanlışı, haklıyı haksızı, korkmadan, çekinmeden ( Sabahattin Önkibar, İsmet Özçelik ve diğerleri) cesurca dile getirdikleri için minnetle dolup taşarak okurum yazılarını..

Bakın Levent Usta bugün neler yazmış:
''Bundan daha komik bir ülke her halde yoktur. Sorunlar diz boyu değil, gırtlağa dayanmış. Boğulduk boğulacağız anasını satayım. Ne cumhuriyet kalmış, ne Atatürk. Ülkenin ilericisi, aydını hapishanelerde çürütülüyor. Amerika'nın buyruğu üzerine Orta Doğu allak bullak...Suriye'nin toprağı ve petrolü ABD'nin iştahını kabartıyor. Biz de maşacılık yapıyoruz. Atatürk kendi kurduğu meclise giremezken, ordu evlerinde hacılar, şeyhler, hocalar fink atıyor. Onca sorun varken Hülya Avşar Antalya Film Festivali'nde jüri başkanı olsun mu olmasın mı, bu tartışılıyor. Gazeteler korktukları için gerçekleri yazamıyorlar. Malum, çoğu da yandaş medya. ''
Ve uzayıp gidiyor yazı.. Uzunca olsa da sıkılmadan zaman zaman buruk gülümsemelerle okuyor, okurken düşünüyor, düşünüyorsunuz..

Bu giriş parağrafından sonrasını okumak için aydınlık Gazetesi'ndeki yazıya göz atın.. Ama önce söyleyin; sadece giriş cümleleri bile halimizi özetlemiyor mu?

Unutulmaz Kareler!

Kaleiçi'nde bir sokak


Küçükkuyu'da balıkçılar ve kediler


Bilgisayarımda temizlik yaparken ''Unutulmaz Kareler'' adlı bir dosya gördüm.


Manavgat Oymapınar Baraj Gölü

Bu dosyada son bir kaç yıldır çektiğim, beni etkileyen bazı görüntüler var. Çoğu da profesyonel olmayan sıradan bir makine ile çekilmiş fotoğraflar. Hiç biri photoshoplu değil. Uzun uzun bakıp anılarımı tazeledim ve bazılarını sizlerle de paylaşmak istedim.





Bu güzel köpekciğin hüzünlü öyküsü burada(tık)Maviş'in Hüznü






Kaleiçi'nde restore edilmiş tarihi bir konağın pencereleri

En yenisi bu; bahçemdeki küçük şeftali ağacının ilk meyvesi.

26 Temmuz 2012 Perşembe

Begonvilli Ev Halleri

Çok sıcak...

Dahası çıldırtan bir nem,

Hiç susmayan cır cır böcekleri,

Minik, Jane Colette yemeden içmeden yatıyorlar..

Herkesin suratında bezmiş bir ifade..

Ama ne yapalım, Antalya yazı böyledir.

Her ne kadar ''the slow life'' tarzı yaşasak da bir şeyler yapmak zorundayız.
Öğleye kadar ağır aksak da olsa malum ev işleri, öğleden sonra biraz el işi, biraz kitap..




Bunlarla uğraşıyorum


Bir arkadaşım heves etmiş ama sonrasında sıkılmış. Onca malzemeyi atacak. ''Olur mu öyle şey!'' dedim, sanki anlarmış gibi. Takı tasarımını ve yapımını hayatımda ne gördüm, ne de denedim. Az çok becerebildiğim tığ işleri ile birleştirip uyduruk bir şeyler yapıyorum. Fazlası için


Bunu okuyor, bunu dinliyorum; ikisi de muhteşem!



Yaşasın kolay yaz yemekleri! Bana kalsa hiç mutfağa uğramayacağım bu sıcaklarda ama ne yaparsınız, tek başıma değilim


Zavallı çiçeklerim, sıcaktan kavruldular. İki saksı küpe çiçeğim tamamen kurudu:(( Bunlar da can çekişiyor..


Neyse ki bahçedeki meyveler harika görünüyorlar. Düzenli suluyor, diplerini kabartıyorum. Onlar da bu harika görüntüleri ile bana moral veriyorlar:



Bunlar da bahçemdeki işkence örgütü. Sistemli bir şekilde ve vardiyeli olarak gece gündüz işkencelerini sürdürüyorlar. Öyle ki, bir grup ara verince diğer bir ekip devreye giriyor. Sanırım hedefleri çıldırtmak!
Bu arada fotoğrafa dikkatli bakın, benim gibi siz de doğanın kamuflaj yeteneğine hayran kalacaksınız!



Kızlar serin buldukları her yerde uyukluyorlar


Minik de öyle ama yattığı yer fotoğraf çekimine uygun olmadığı için görüntüleyemedim..

Balkonda kendime hazırladığım okuma köşemi anımsayacaksınız ama bakın kimlerin işgalinde





Bu günlük Begonvilli Ev'den bu kadar. Tüm dostlara selamlar..

Çıralı'da İşgale Son!




''Antalya-Kemer Çıralı İçin Tehlike Çanları(tık)'' başlıklı yazımla durumu anlatmıştım.

İşte günün sevindirici haberi:

Şu an CNN Türk'den izliyorum; Çıralı sahilindeki işgalin durdurulduğu müjdesi veriliyor. Sevinç içindeki köylülerin görüntüleri eşliğinde..ayrıntılar burada:

Çıralı'da zafer kadınların

Ve burada:

Çıralı'da 'yoga' zaferi - Posta

Dünyanın en nitelikli plajlardan birinin kazanç uğruna mahvedilmesine dur diyen bu karar bizi de çok sevindirdi.



24 Temmuz 2012 Salı

Çıplak Ayaklı Kraliçe Cesaria Evora




Bugün bende iz bırakan kadın sanatçılardan birini anlatmak niyeti ile geçtim klavyenin başına. Bizden ya da başka ülkelerden, farketmiyor aslında. Aklıma gelen bir kaç ismin içinden anlık havama uyan birini seçip diğerlerini bir kaç gün ya da bir kaç hafta sonraya öteleyip, başladım yazmağa..

Öncelikle de biraz sürprizli olsun diye dinleyelim isterseniz..


O bir kraliçe! Öyle bildik kraliçelerden değil ama..Müziğin Kuzeybatı Afrikalı, çıplak ayaklı kraliçesi ya da divası. Grammy ödüllü folk şarkıcısı. Ancak 50'li yaşlarında ünlü olabilmiş, şarkılarını Portekizce ve Afrika dillerinin bir karması olan Creole dilinde söylemesine karşın çok geniş bir dinleyici yelpazesine sahip olmuş..

Kendi deyimiyle "aç insanlarla, dünyanın fakir halklarıyla dayanışma içinde olmak amacıyla" sahneye gösterişli ayakkabılar yerine çıplak ayakla çıkmayı tercih eden Cesaria Evora’nın ilk albümü 1988’de yayımlanmış.

Geçen yıl kaybettiğimiz sanatçı, dünya müziğinde iz bırakanlardan biri olarak çoktan yerini aldı..
İlginç yaşam öyküsü ve müzik kariyeri için: Cesária Évora - Vikipedi

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Hınzır küçük acı biberler ve bahçemden kareler

Bu acı biberleri yiyebilmek cesaret ister! Bizim buralarda bu biberlere ''cin biberi'' diyorlar, ne harika bir isim değil mi':))

Pek yiyemesem de her yıl bir kaç saksı yetiştirir balkonumda baş köşeye yerleştiririm. Çünkü öyle şirin, öyle dekoratifler ki.. Bu yıl balkonumda, terasımda ve bahçemdeki masamda yerlerini aldılar.












Biberlerin neşeli bahçe minderlerimle renk uyumu kusursuz:)


Haylazım, canım..





Yeni kitap okuma köşem, serin ve manzaralı

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Pastoral Aşkım ve Anılarım


Ağaca, çiçeğe, börtüye böceğe, toprağa, hatta taşa, kayaya düşkünlüğüm çocukluğumdan beridir. Gerçek bir köy yaşamını hiç tatmadım ama böyle bir yaşama yatkın biri olduğuma inanırım.

Küçücük bir kızdım; minik teneke kutularda çiçeklerim, anneannemin bahçesinde meyve çekirdeklerini dikerek büyüttüğüm ağaçlarım vardı.

Sonraki yıllarda öğrenciliğim sırasında ve daha da uzunca süren apartman yaşamında, bu keyiflerden uzak kaldım istemeden. Nihayet yeniden kendi çapımda pastoral aşkımı taze tutabileceğim bir ortamım oldu.

Dün iki bahçevan çim taklidi otlarla dolu bahçemi az çok ıslah etmeye çalıştılar. Kocaman iki çim biçme makinesi ile karmakarışık hale gelmiş olan sözde çimlerimi biçtiler. Ben boş durur muyum, makinenin ulaşamadığı kenar köşe yerlerdeki otları kocaman bir bahçe makası ile kesip, ağaçların diplerindeki yabani otları temizledim. Üstelik bu işleri bahçe eldivenlerim eskidiği için eldivensiz yaptım. Bu yüzden özellikle sağ elimde su kabarcıkları oluştu, patlayınca ıstıraplı bir durum ortaya çıktı. Bu olay beni yıllar öncesine götürdü;

Kız Öğretmen Okulu'nda öğrencilik yılllarımda, epeyce yüklü bir ders programımız vardı. Fen , sosyal ve yabancı dil grubu dersleri yanısıra meslek derslerimiz de oldukça ağırdı. Ayrıca müzik, resim, beden eğitimi dersleri de asla göstermelik değil, gerçekten eğiten, öğreten derslerdi. Ancak bir dersimiz vardı ki, ilk uygulamaya konulduğunda beni heyecanlandıran, sonrasında ise tam bir fiyasko olan tarım dersiydi. Çünkü her dersin öğretmenleri, en yeterli en elit öğretmenlerdi ama zavallı tarım dersinde gerçekten tarım uzmanı olmayan rastgele kişiler öğretmenlik yapıyordu. Rastgele dediysem; ders saati az olan herhangi bir öğretmeni tarım öğretmeni olarak görevlendiriyorlardı. Hiç olmazsa bir ziraat mühendisi ya da teknisyeni yapsaydı bu işi ama ne görevlendirilen öğretmenler tarımdan anlıyorlardı, ne de biz doğru dürüst bir şeyler öğreniyorduk. Tek yaptıkları ince bir kitaptan teorik bilgiler okutmak, arıcılık, tavukçuluk vs. konulu ödevler vermekti. Bir de okulun genişçe bahçesinde öğretmen lojmanları olarak kullanılan üç dört katlı binanın yakınlarını bize kazdırıp taşlarını yabani otlarını temizletmeleriydi. Sonra da birilerine sebze meyve ektiriyorlardı galiba. Eldiven falan yoktu tabii ki. İşte o günlerde ellerimizde bu tür yaralanmalar olmuştu. Üstelik bu amelelikten öte gidemediğimiz dersin notla değerlendirilmesi de hiç adil değildi. Hiç unutmuyorum, son seneydi galiba, matematik öğretmenimiz Şükriye Hanım giriyordu tarım derslerimize. Bahçe kazma performansımıza not verecekti. Ufak tefek bir kız olarak boyumu aşan bel küreğine öyle bir yüklenmiştim ki... İyi not almak istiyordum, çünkü diğer notlarım oldukça yüksekti ve ben seviyordum bu işleri.. Öğretmenimiz sıra ile değerlendirmeye alıyor, dudaklarını büzüp başını hafif yana eğerek bakıyor ve not veriyordu. Biraz inceleyip gözlerini devirerek bakışlarını uzaklara kaydırıp '' yedi! '' dedi. Oysa o bölümü günlerdir kazan, kaytarmayan, elleri su toplamış bir kaç sorumluluk duygusu gelişmiş öğrenciden biriydim. Çok az iş yaptığı halde sırf iri yarı olduğu için ve sadece öğretmenin başımızda olduğu anlarda çalışıyor görünenler dokuzları onları kapmıştı:)) Eee, bizim toplumumuzda çok yadırganacak bir şey değil bu ama çok içerlemiştim doğrusu..
Neyse, bu göstermelik tarım dersleri bize hiç bir şey kazandırmadı belki ama anneannemle dedemin bahçesinde yetişen enfes güller, ortancalar, her tür meyve ağacı, büyük asma çardağı, ortadaki beyaz badanalı, etrafı teneke kutulara dikilmiş zambaklarla dolu havuz, komşulara dağıtılan sepet sepet üzümler, kayısılar, bahçedeki kediler, kirpiler, kaplumbağalar, bir köşedeki kümeste bakılan tavuklar benim bahçe, ağaç, çiçek, böcek aşkımı hep canlı tuttu.. Ne günlerdi o günler:))
Not: Bir zamanlar Antalya'nın göbeğinde Bahçeli Evler denilen bir semtte böyle cennet bahçeleri olan evceğizler vardı. Şimdi yerlerinde yeller değil de egzoz dumanları esiyor. Kocaman apartmanlarla doldu her yer.

17 Temmuz 2012 Salı

Pinterest'e alternatif İndulgy

Bayıldığım pinterest, oldukça yaygın izlenen bir görsel paylaşım sitesi.Kendi çektiğin ya da diğer sitelerden seçtiğin görselleri başlıklar altında sunuyorsun. Başkalarının görsellerinden beğendiğini de kendi sayfana da alabiliyorsun. Böylece, dilediğin konu başlıkları altında toplanmış. zengin bir arşivin oluşuyor. Haklı olarak hızla büyüyen ve çok beğenilen bir site.

''Benzerleri var mıdır?'' derken, tesadüfen bir tane buldum ve hemen siz sevgili okurlarımla paylaşıyorum.
http://indulgy.com/

Yukarıda sözünü ettiğim özellikler Pinterest'le aynı ancak resim eklemede, yorum yazma ve durum takibi gibi bir kaç küçük ayrıntıda farklılıklar var. Bunların neler olduğunu inceleyip görebilirsiniz. Pinterest'te olduğu gibi konu sınırsız. ben daha çok dekorasyon, doğa, hayvanlar, elişleri, sanat konulu olan görsellerle ilgileniyorum.
İndulgy'den seçtiğim bir kaç kare: