Sizce en şık şef kim?
Bence Oktay Usta...
Her gün olmasa da onun programının hatırına aslında hiç hoşlanmadığım o malum kanala uğrayıp gözümü ayırmadan izliyorum. Yeteneğine, yaptığı yemeklere ve neşeli sunumuna diyeceğim yok ama benim bayıldığım, Oktay Usta'nın o birbirinden şık önlükleri ve aşçı boneleri. Aplikeli, işlemeli, hatta tığ işi çiçeklerle süslü rengarenk önlüklerinden ve önlüklerle uyumlu aşçı bonelerinden gözlerimi alamıyorum.
Aman ne şık önlükler ve boneler öyle.. Hele bu günkü siyah beyaz puantiyeli bone ve yine aynı kumaşla kombine edilmiş fuşya ağırlıklı önlüğe bayıldım. Bir de gevşekçe bağlanmış kravatı vardı ki, ''mutfakta şıklık bu kadar olur!'' dedim.Konuklar da Oktay Usta'nın giydikleri ile uyumlu şık önlükler giyiyorlar. Araştırdım; bu önlükler program için özel olarak tasarlanıp bir terziye diktiriliyormuş. Yani gidip biz de alalım desek alamayız. Elinden dikiş gelenler o güzelim önlüklerden esinlenip dikebilirler. Ben niyetlendim doğrusu.
Hele bu rüzgargüllü önlüğe bayıldım.. Çok daha değişik modellerini gördüm ama fotoğraflarını bulamadım.
15 Eylül 2011 Perşembe
12 Eylül 2011 Pazartesi
Dünyanın En Neşeli Mutfağı
Çok hoş, kullanışlı ve modern bir mutfak. Detaylara dikkat! Dahası çok da neşeli. İnanmıyorsanız izleyin:))
Etiketler:
Gülmece
11 Eylül 2011 Pazar
Nice Mutlu Yaşlara!
Bugün bizim ufaklıkların doğum günüydü. Mustafa 5, Nimet Sevim 3 yaşını bitirdiler.
Güzel bir garden parti ile kutladık:) Bahçe henüz yeni düzenlendi ve çok sevdiğim begonviller yeni dikildikleri halde açmaya başladılar.
Bunlar bizim ufaklıklar
Bahçeye şezlonglardan masa yaptık.
Balonlar, ikramlar...
Ve doğum günü pastamız
Konuklarımız
Güzel bir garden parti ile kutladık:) Bahçe henüz yeni düzenlendi ve çok sevdiğim begonviller yeni dikildikleri halde açmaya başladılar.
Bunlar bizim ufaklıklar
Bahçeye şezlonglardan masa yaptık.
Balonlar, ikramlar...
Konuklarımız
Sonra oyunlar..... En çok da basket atmayı sevdiler..
Sonra yavaş yavaş gün battı ve ışıklı dilek balonları uçuruldu..
Etiketler:
Ailemiz,
Özel Günler,
Yaşamdan
10 Eylül 2011 Cumartesi
Begonvilli Ev Halleri
Küçük Colette ile başlamak istiyorum.
Artık evin küçük kızı olmayı iyice benimsedi. Bir şımardı bir şımardı ki sormayın. Ama bir kediye şımarıklık ancak bu kadar yakışır..
Bir bakıyorsunuz, boncuklu perde ile oynuyor ya da şımarıkça yatıyor, bir bakıyorsunuz Jane'i taciz ediyor..
Plastik bir kavanozu vazoya dönüştürdüm ve artan iplerden bir de patişlerin oyuncakları için sepet ördüm.
Dün alışverişe giderken parktaki ördeklerin havuz keyfini görüntüledim.
Alışverişte bu meyveyi görünce, genetiği değiştirilmiş bir elma türü olduğunu düşündüm ama armut ağacına elma aşılanarak elde edilen bir meyve olduğunu (ya da tam tersi) öğrendim. Fotoğrafta belli olmasa da dışı tüylü bir meyve. Merakımdan iki tane aldım. Tatlı, gevrek ve sulu bir meyve. Tadı ise ne elma, ne armut, ikisinden de izler var.
Herkese güzel bir hafta sonu diliyorum...
Artık evin küçük kızı olmayı iyice benimsedi. Bir şımardı bir şımardı ki sormayın. Ama bir kediye şımarıklık ancak bu kadar yakışır..
Bir bakıyorsunuz, boncuklu perde ile oynuyor ya da şımarıkça yatıyor, bir bakıyorsunuz Jane'i taciz ediyor..
Plastik bir kavanozu vazoya dönüştürdüm ve artan iplerden bir de patişlerin oyuncakları için sepet ördüm.
Dün alışverişe giderken parktaki ördeklerin havuz keyfini görüntüledim.
Alışverişte bu meyveyi görünce, genetiği değiştirilmiş bir elma türü olduğunu düşündüm ama armut ağacına elma aşılanarak elde edilen bir meyve olduğunu (ya da tam tersi) öğrendim. Fotoğrafta belli olmasa da dışı tüylü bir meyve. Merakımdan iki tane aldım. Tatlı, gevrek ve sulu bir meyve. Tadı ise ne elma, ne armut, ikisinden de izler var.
Herkese güzel bir hafta sonu diliyorum...
Etiketler:
Crochet,
Elişleri,
Hayvan Sevgisi ve Hayvan Hakları,
Hobilerim,
Ürettiklerimden,
Yaşamdan
6 Eylül 2011 Salı
5 Eylül 2011 Pazartesi
Hastane Maceram
Bugün kuduz aşısı programımın sonlandırılması için Antalya Atatürk Araştırma Hastanesi'ndeydim.
Bakın başıma neler geldi:
Konu ile ilgili bilgisi olmayanlara kısaca anlatayım; bir süre önce sabah yürüyüşümüzde Minik'le bana sahipli bir köpek saldırmıştı. Isırıldık, tırmalandık ve köpeğin aşılarının olmadığı anlaşılınca, köpek belediye veterinerliği tarafından gözlem altına alındı. Bana beş dozluk kuduz aşısı uygulaması başlatıldı. Bir kaç gün ara ile ilk üç dozumu oldum.(ilk gün çifte doz) Bu arada şunu söylemeliyim ki, aşılar beni çok hasta etti. Neyse, konumuz bu değil.. Araya bayram girdi, bana verilen çizelgeye göre son doz bu gündü ama bu arada köpeğin gözlem süresi doldu. Sağlıklı olduğu raporunu aldım. Bu raporla birlikte hastaneye gittim. Böylelikle son dozu olmaktan kurtulacak ve yasal sorumluluğumu da yerine getirmiş olacaktım.
Enjeksiyon odasına girince olumsuzluklar zinciri başladı. Ben köpeğin kuduz olmadığını belgeleyen raporu ve aşı programı kartımı verdim. Hemşire karta şöyle bir göz atıp ''rapor tamam da, ayın 22'sindeki aşıya gelmemişsin'' dedi. (senli benli hitap şekline dikkat!) 22 ağustos günü sabah 9.00 gibi geldiğimi ve aşımı olduğumu söyledim. Hemşirenin buz gibi tavrını ve azarlayıcı ses tonunu ne derece yansıtabileceğimi bilemiyorum ama bir enjeksiyon odasındaki malzemelerin ondan daha sıcak olduğunu söyleyebilirim. Şöyle diyordu:
-Eğer aşı olsaydın bu karta işlemiş olurdum. Ayrıca yapılan aşıları deftere kaydediyoruz. Kayıtlarda yok.
Buyrun bakalım; ben aşı olmuştum ama gerekli kayıtları tutmamış olan hemşire beni suçluyordu, dahası yalancı durumuna düşürüyordu. Zaten hemşirenin tavırlarına sinir olduğum için böyle haksız bir suçlamayı sineye çekemezdim. Neyseki böyle durumlarda anında düşünür, ne yapılması gerektiğini bilirim. Hemen aklıma aşı olmadan önce girişteki memurdan aldığım barkod geldi. Barkodla aşı olunduğuna göre bilgisayar kayıtlarında girişim olmalıydı. Aşı kartımı aldığım gibi barkod işlemleri yapan memura koştum. 22 Ağustos kayıtlarına bakmasını, o gün olduğum kuduz aşısı için kayıtlara geçmiş olmam gerektiğini söyledim. Bilgisayarın ekranını göremediğim halde o günün kayıtlarında kimlik bilgilerimi gördüğünü mimiklerinden anladım.
Ama sıkı durun, bir an duraklayıp '' ben burada o bilgiyi göremiyorum'' demez mi? Bu insanlar birbirlerini kollama adına doğru bilgiyi örtbas ediyorlardı.
Şimdi sevgili okurlar, çok önemli bir durum değil diyeceksiniz belki. Yani hayati bir durum falan değil ama ben resmen yalancılıkla suçlanıyordum. Ki, kuduz hastalığı gibi ciddi bir riski gözardı eden, görevliyi kandırmaya çalışan bir vatandaş durumuna düşürülüyordum. ''Yok ben bunu hazmedemem'' diye düşünüp, ısrarcı olmaya karar verdim. Bugün işi gücü bırakıp hemşirenin işini nasıl ihmal ettiğini ortaya çıkarmalıydım.
Hastanenin bilgi işlem merkezine gidip o günün bilgisayar kayıtlarını görmem gerekiyordu. Sakin halimden bir kaç derece daha öteye geçip sinirli ve kararlı bir modda bilgi işlem merkezine gittim. Bu kez gerçekten de buz gibi bir ses tonu ile görevli memura olanları anlattım. Oraya şakalaşmak için uğrayan iki genç hastane çalışanını da sessiz olmaları konusunda azarlayıp, zavallı memuru şaşkına çevirerek otoriter bir şekilde kayıt dökümanlarını çıkarmasını istedim. İnanın sevgili okurlar, aslında insanlara sert davranmak hiç bana göre değil ama başka türlü iş yaptıramıyorsunuz.
Tahmin edeceğiniz gibi, bir kaç dakika sonra istediğim bilgiler elimdeydi. Sonra soluğu nerede aldım dersiniz? Hasta Hakları Birimi'nde.. Görevli kişi, dr. olduğunu tahmin ettiğim biriyle sohbet halindeydi. Sabahtan beri yaşadıklarımı, maruz kaldığım muameleyi ve özellikle de kendi ihmali ya da işini eksik yapmasını beni yalancılıkla suçlayarak örtbas etmeye çalışan hemşirenin çalışma şeklini anlattım. Tabii ki, barkod işlemleri yapan görevlinin ''giriş işleminizle ilgili bilgiye ulaşamıyorum'' deyip beni başından savmaya çalışmasını da..Düşünün sevgili okurlar, hastaneye gelen yüzlerce, binlerce hasta profilini; çoğu köyden kasabadan gelen yorgun, sorununu ifade edemeyen insanlar bunlar. Mutlaka benim yaşadıklarımı hatta daha kötüsünü yaşıyorlar her gün. Sonuçta da onlar suçlanıyor ve azarlanıyorlar.
Durumu Hasta Hakları Birimi'ne ilettikten sonra başhemşire ile de görüştüm. Telefonumu alıp beni mutlaka bilgilendireceğini, bu tür sorunların yoğunluktan kaynaklandığını, giderilmesi için gerekenin yapılacağını söyledi.
Sonra da, o gün aşı olduğuma dair elimdeki belgeyi göstermek üzere enjeksiyon odasına gittim. Her nasılsa, benim yaklaşık bir saat süren araştırmalarım ve Durumu Hasta Haklarına yansıtmam, ışık hızı ile hemşire hanıma ulaşmış. Resmen bozum olmuş bir suratla, ''Ben sizin arkanızdan seslendim, siz aşı oldum diyorsanız olmuşsunuzdur, işinizi hallettim'' diyordu. (Bakın nasıl da ''sen'' olmaktan ''siz'' olmaya terfi etmiştim..) ''Sorarım size, hangi işim miş?'' Sizin eksik yaptığınız iş mi yoksa?'' dedim ve çıkmadan önce de ''Sabahki gibi sen değil, siz demeyi öğrenmişsiniz bakıyorum!'' diye belirtmeden edemedim..
Hasta Hakları Burada
Sevgili dostlar; amacım kimseye ağzının payını vermek falan değil. Tek istediğim işini düzgün yapmayan insanlar bunu örtbas etmek için baskı uygulama, azarlar gibi konuşma vb tavırlara girmesinler.. Umarım sizler böyle durumlar yaşamazsınız. Yani hiç kimse yaşamasın..
4 Eylül 2011 Pazar
Aşk Asla Pişmanlık Duymamaktır! / Erich Segal
Bu iddialı söz Segal'e ait.
Hani şu dünyanın belki de en iyi aşk romanı olan Aşk Hikayesi'nin yazarı Erich Segal.
O, herkesin saygı duyduğu bir edebiyat profesörüydü. Basmakalıp bir öykü anlattığı söylenerek çok eleştirildi.
Segal ise sadece ''aşk asla pişmanlık duymamaktır''dedi.
Aşk Hikayesi kimsenin hatta yazarı Erich Segal'in bile anlayamadığı şekilde ortalığı allak bullak etti..
Dünyaya bir hastalık sonucu veda etmek, gençlere (hatta yaşlılar) Napalm bombaları, uçaksavar mermileri veya Rambo bıçaklarıyla ölmekten çok daha romantik geliyordu. Çünkü işin içinde aşk vardı.
Love Story New York Times'ın en çok satanlar listesinde tam kırk bir hafta birinci sırada kaldı..
Erich Segal daha sonra Sınıf, Doktorlar,Sadakat anlaşması, Ödüller ve Aşk Hikayesi'nin devamı niteliğindeki Oliver'in hikayesi'ni de yazdı. Hiç biri Aşk Hikayesi'nin başarısına ulaşamadı.
Ya filmine ve unutulmaz şarkısına ne demeli? Hadi onları da devam yazımızda anlatalım. Sevgili okuyucum sıkılmasın..
Hani şu dünyanın belki de en iyi aşk romanı olan Aşk Hikayesi'nin yazarı Erich Segal.
O, herkesin saygı duyduğu bir edebiyat profesörüydü. Basmakalıp bir öykü anlattığı söylenerek çok eleştirildi.
Segal ise sadece ''aşk asla pişmanlık duymamaktır''dedi.
Aşk Hikayesi kimsenin hatta yazarı Erich Segal'in bile anlayamadığı şekilde ortalığı allak bullak etti..
Dünyaya bir hastalık sonucu veda etmek, gençlere (hatta yaşlılar) Napalm bombaları, uçaksavar mermileri veya Rambo bıçaklarıyla ölmekten çok daha romantik geliyordu. Çünkü işin içinde aşk vardı.
Love Story New York Times'ın en çok satanlar listesinde tam kırk bir hafta birinci sırada kaldı..
Erich Segal daha sonra Sınıf, Doktorlar,Sadakat anlaşması, Ödüller ve Aşk Hikayesi'nin devamı niteliğindeki Oliver'in hikayesi'ni de yazdı. Hiç biri Aşk Hikayesi'nin başarısına ulaşamadı.
Ya filmine ve unutulmaz şarkısına ne demeli? Hadi onları da devam yazımızda anlatalım. Sevgili okuyucum sıkılmasın..
Nostalji / Antalya
Antalya Belediye Binası'nda bir fotoğraf sergisi var. Antalya'nın nostaljik fotoğrafları sergileniyor...
Bu fotoğraflar ben doğmadan, hatta annem ve babam bile dünyada değilken çekilmiş. Örneğin en alttaki 1930 yılına ait. Yine de çocukluğumun ilk yıllarında anımsadığım görüntüleri andırıyor.
Bunlar da benim objektifimden bu günkü kent merkezini gösteren kareler.
Hemen gözümün önünden geçen film kareleri şunlar:
Bahçelerinde portakal, hurma, kayısı, çağla, dut ağaçları olan tek katlı evler.. Daracık caddeler, gıcırdayarak geçen faytonlar. (İlk taksi ve dolmuşlar ilkokul yıllarımda boy göstermişti). Kentin orta yerinde, ana caddeyi boylamasına tam ortasından ikiye ayıran, etrafında palmiyeler dizili, çağıl çağıl akan su kanalı, bomboş sahiller, yerli halkın yazlık olarak kullandığı belediyeden kiralanan Konyaaltı obaları. Sokak aralarında sebze, meyve, süt, hatta züccaciye ve kumaş satan satıcılar. Basmacı Ali'yi anımsıyorum özellikle. Bir de küçük arabası ile dondurma satan Macun lakaplı dondurmacımız vardı. Her gün sokağımızdan geçmesini beklerdik. Dedem halden aldığı sebze meyveyi ya hamallarla ya da bir faytonla getirirdi eve.
PENCEREMDEN ANTALYA
Ağustos böcekleri kayısı dallarında
Kuma çekilen açık mavi sandallarında
Temiz bir yolculuğun üzüntüsü gibiydi…
Bir hamam nemi vardı gölgenin avucunda
Apaçık pencereler boş sofalar ucunda
Çocukluk yıllarımın birer süsü gibiydi.
Portakal kokusuyla sarhoş gibi bir gemi
Yelkenine bir kanat gibi takıp meltemi
Akardı bir kayısı dalının ortasına.
Umarak onun gibi uzaklaşacağımı,
Camın üstüne gerip böyle on parmağımı
Dizerdim tayfa gibi beyaz güvertesine…
Gemimi benden çaldı diye dağların ardı
Yuvarlanan bir turunç gibi içim karardı,
Halatların üstüne kırk ayak merdivenden.
İçimde başlamayan, bitmeyen bir yolculuk
Kumsalda bir gemiye uzanmış yarı soğuk
Kumral bir deniz kızı masal dinlerdi benden.
Gözlerim balık gibi yosunların ağında
Uyuturdu suların mavi salıncağında
Bir sedef gibi mermer liman bakışlarımı.
İçimde seyrederdim boşalıp doluşunu,
Güneş yüklü bir gemi gibi kayboluşunu
Bir liman kokusunda suya akışlarımı.
SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL (1907 – 6 Ekim 1968)
Bu fotoğraflar ben doğmadan, hatta annem ve babam bile dünyada değilken çekilmiş. Örneğin en alttaki 1930 yılına ait. Yine de çocukluğumun ilk yıllarında anımsadığım görüntüleri andırıyor.
Bunlar da benim objektifimden bu günkü kent merkezini gösteren kareler.
Hemen gözümün önünden geçen film kareleri şunlar:
Bahçelerinde portakal, hurma, kayısı, çağla, dut ağaçları olan tek katlı evler.. Daracık caddeler, gıcırdayarak geçen faytonlar. (İlk taksi ve dolmuşlar ilkokul yıllarımda boy göstermişti). Kentin orta yerinde, ana caddeyi boylamasına tam ortasından ikiye ayıran, etrafında palmiyeler dizili, çağıl çağıl akan su kanalı, bomboş sahiller, yerli halkın yazlık olarak kullandığı belediyeden kiralanan Konyaaltı obaları. Sokak aralarında sebze, meyve, süt, hatta züccaciye ve kumaş satan satıcılar. Basmacı Ali'yi anımsıyorum özellikle. Bir de küçük arabası ile dondurma satan Macun lakaplı dondurmacımız vardı. Her gün sokağımızdan geçmesini beklerdik. Dedem halden aldığı sebze meyveyi ya hamallarla ya da bir faytonla getirirdi eve.
PENCEREMDEN ANTALYA
Ağustos böcekleri kayısı dallarında
Kuma çekilen açık mavi sandallarında
Temiz bir yolculuğun üzüntüsü gibiydi…
Bir hamam nemi vardı gölgenin avucunda
Apaçık pencereler boş sofalar ucunda
Çocukluk yıllarımın birer süsü gibiydi.
Portakal kokusuyla sarhoş gibi bir gemi
Yelkenine bir kanat gibi takıp meltemi
Akardı bir kayısı dalının ortasına.
Umarak onun gibi uzaklaşacağımı,
Camın üstüne gerip böyle on parmağımı
Dizerdim tayfa gibi beyaz güvertesine…
Gemimi benden çaldı diye dağların ardı
Yuvarlanan bir turunç gibi içim karardı,
Halatların üstüne kırk ayak merdivenden.
İçimde başlamayan, bitmeyen bir yolculuk
Kumsalda bir gemiye uzanmış yarı soğuk
Kumral bir deniz kızı masal dinlerdi benden.
Gözlerim balık gibi yosunların ağında
Uyuturdu suların mavi salıncağında
Bir sedef gibi mermer liman bakışlarımı.
İçimde seyrederdim boşalıp doluşunu,
Güneş yüklü bir gemi gibi kayboluşunu
Bir liman kokusunda suya akışlarımı.
SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL (1907 – 6 Ekim 1968)
2 Eylül 2011 Cuma
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






















