15 Eylül 2011 Perşembe

Sizce Dünyanın En Şık Aşçısı Kim?

Sizce en şık şef kim?

Bence Oktay Usta...

Her gün olmasa da onun programının hatırına aslında hiç hoşlanmadığım o malum kanala uğrayıp gözümü ayırmadan izliyorum. Yeteneğine, yaptığı yemeklere ve neşeli sunumuna diyeceğim yok ama benim bayıldığım, Oktay Usta'nın o birbirinden şık önlükleri ve aşçı boneleri.  Aplikeli, işlemeli, hatta tığ işi çiçeklerle süslü rengarenk önlüklerinden ve önlüklerle uyumlu aşçı bonelerinden gözlerimi alamıyorum.


Aman ne şık önlükler ve boneler öyle.. Hele bu günkü siyah beyaz puantiyeli bone ve yine aynı kumaşla kombine edilmiş fuşya ağırlıklı önlüğe bayıldım. Bir de gevşekçe bağlanmış kravatı vardı ki, ''mutfakta şıklık bu kadar olur!'' dedim.Konuklar da Oktay Usta'nın giydikleri ile uyumlu şık önlükler giyiyorlar. Araştırdım; bu önlükler program için özel olarak tasarlanıp bir terziye diktiriliyormuş. Yani gidip biz de alalım desek alamayız. Elinden dikiş gelenler o güzelim önlüklerden esinlenip dikebilirler. Ben niyetlendim doğrusu.




Hele bu rüzgargüllü önlüğe bayıldım..  Çok daha değişik modellerini gördüm ama fotoğraflarını  bulamadım.





12 Eylül 2011 Pazartesi

Dünyanın En Neşeli Mutfağı

Çok hoş, kullanışlı ve modern bir mutfak.  Detaylara dikkat!  Dahası çok da neşeli.  İnanmıyorsanız izleyin:))

11 Eylül 2011 Pazar

Nice Mutlu Yaşlara!

Bugün bizim ufaklıkların doğum günüydü. Mustafa 5, Nimet Sevim 3 yaşını bitirdiler.

Güzel bir garden parti ile kutladık:) Bahçe henüz yeni  düzenlendi ve çok sevdiğim begonviller  yeni dikildikleri halde açmaya başladılar.





 Bunlar bizim ufaklıklar
















Bahçeye şezlonglardan masa yaptık.
Balonlar, ikramlar...



Ve doğum günü pastamız




Konuklarımız



Bakın bu karede annem de var:)

Sonra oyunlar..... En çok da basket atmayı sevdiler..
 Sonra yavaş yavaş gün battı ve ışıklı dilek balonları uçuruldu..



10 Eylül 2011 Cumartesi

Begonvilli Ev Halleri

Küçük Colette ile başlamak istiyorum.

Artık evin küçük kızı olmayı iyice benimsedi. Bir şımardı bir şımardı ki sormayın. Ama bir kediye şımarıklık ancak bu kadar yakışır..


Bir bakıyorsunuz, boncuklu perde ile oynuyor ya da şımarıkça yatıyor, bir bakıyorsunuz Jane'i taciz ediyor..

Plastik bir kavanozu vazoya dönüştürdüm  ve artan iplerden  bir de  patişlerin oyuncakları için sepet ördüm.




Dün alışverişe giderken parktaki ördeklerin havuz keyfini görüntüledim.

Alışverişte bu meyveyi görünce, genetiği değiştirilmiş bir elma türü olduğunu düşündüm ama armut ağacına elma aşılanarak elde edilen bir meyve olduğunu (ya da tam tersi) öğrendim. Fotoğrafta belli olmasa da dışı tüylü bir  meyve. Merakımdan iki tane aldım. Tatlı, gevrek ve sulu bir meyve. Tadı ise ne elma, ne armut, ikisinden de izler var.

Herkese  güzel bir hafta sonu diliyorum...

6 Eylül 2011 Salı

Tığ İşi Demlik Kılıfı / Bu Demlik Tam Benlik:))

Çünkü renkli,  neşeli ve cıvıl cıvıl..Çok zevkle ördüm.


5 Eylül 2011 Pazartesi

Hastane Maceram


Bugün  kuduz aşısı  programımın sonlandırılması için Antalya Atatürk Araştırma Hastanesi'ndeydim.

Bakın başıma neler geldi:

Konu  ile ilgili bilgisi olmayanlara kısaca anlatayım; bir süre önce sabah yürüyüşümüzde Minik'le bana sahipli bir köpek saldırmıştı. Isırıldık, tırmalandık ve köpeğin aşılarının olmadığı anlaşılınca, köpek belediye veterinerliği tarafından gözlem altına alındı. Bana  beş dozluk kuduz aşısı  uygulaması başlatıldı. Bir kaç gün ara ile ilk üç dozumu  oldum.(ilk gün çifte doz) Bu arada  şunu söylemeliyim ki, aşılar beni çok hasta etti. Neyse, konumuz bu değil.. Araya bayram girdi, bana verilen çizelgeye göre son doz  bu gündü ama bu arada köpeğin gözlem süresi doldu. Sağlıklı olduğu raporunu aldım. Bu raporla birlikte hastaneye gittim. Böylelikle son dozu olmaktan kurtulacak ve yasal  sorumluluğumu da yerine getirmiş olacaktım.

Enjeksiyon odasına  girince olumsuzluklar zinciri başladı. Ben köpeğin kuduz olmadığını  belgeleyen raporu ve aşı programı kartımı verdim. Hemşire karta şöyle bir göz atıp ''rapor tamam da,  ayın 22'sindeki aşıya gelmemişsin''  dedi.  (senli benli hitap şekline dikkat!) 22 ağustos günü sabah 9.00 gibi  geldiğimi  ve aşımı olduğumu söyledim. Hemşirenin buz gibi tavrını ve  azarlayıcı ses tonunu  ne derece yansıtabileceğimi  bilemiyorum ama  bir enjeksiyon odasındaki   malzemelerin ondan daha sıcak olduğunu söyleyebilirim. Şöyle diyordu:
-Eğer aşı olsaydın bu karta işlemiş olurdum. Ayrıca yapılan aşıları  deftere kaydediyoruz. Kayıtlarda yok.

Buyrun bakalım; ben aşı olmuştum ama gerekli kayıtları tutmamış olan hemşire  beni suçluyordu, dahası yalancı durumuna düşürüyordu. Zaten hemşirenin tavırlarına sinir olduğum için böyle haksız bir suçlamayı sineye çekemezdim. Neyseki böyle durumlarda anında  düşünür, ne yapılması gerektiğini bilirim. Hemen aklıma  aşı olmadan önce  girişteki memurdan aldığım barkod  geldi. Barkodla aşı olunduğuna göre bilgisayar kayıtlarında girişim olmalıydı.  Aşı kartımı aldığım gibi  barkod işlemleri yapan memura koştum.  22 Ağustos kayıtlarına bakmasını, o gün  olduğum  kuduz aşısı için kayıtlara geçmiş olmam gerektiğini söyledim.  Bilgisayarın ekranını göremediğim halde o günün  kayıtlarında kimlik bilgilerimi  gördüğünü  mimiklerinden anladım.

Ama sıkı durun,  bir an duraklayıp '' ben burada o bilgiyi göremiyorum'' demez mi? Bu insanlar birbirlerini kollama adına  doğru bilgiyi örtbas ediyorlardı.

Şimdi sevgili okurlar, çok önemli bir durum değil diyeceksiniz belki.  Yani hayati bir durum falan değil ama  ben resmen yalancılıkla suçlanıyordum. Ki, kuduz hastalığı gibi ciddi bir riski gözardı eden, görevliyi kandırmaya çalışan  bir vatandaş durumuna düşürülüyordum. ''Yok ben bunu hazmedemem'' diye düşünüp, ısrarcı olmaya karar verdim. Bugün işi gücü bırakıp hemşirenin  işini  nasıl ihmal ettiğini ortaya çıkarmalıydım.

Hastanenin bilgi işlem merkezine  gidip o günün bilgisayar kayıtlarını görmem gerekiyordu. Sakin halimden bir kaç derece daha öteye geçip sinirli  ve kararlı bir modda  bilgi işlem merkezine gittim. Bu  kez gerçekten  de buz gibi bir ses tonu ile görevli  memura  olanları anlattım. Oraya şakalaşmak için uğrayan iki  genç  hastane çalışanını  da  sessiz olmaları konusunda azarlayıp, zavallı memuru şaşkına çevirerek otoriter bir şekilde kayıt dökümanlarını çıkarmasını  istedim. İnanın sevgili okurlar,  aslında insanlara sert davranmak hiç bana göre değil ama başka türlü iş yaptıramıyorsunuz.

Tahmin edeceğiniz gibi, bir kaç dakika  sonra istediğim bilgiler  elimdeydi. Sonra soluğu nerede aldım dersiniz? Hasta Hakları Birimi'nde.. Görevli kişi, dr. olduğunu tahmin ettiğim biriyle sohbet halindeydi. Sabahtan beri yaşadıklarımı, maruz kaldığım  muameleyi ve özellikle  de kendi ihmali ya da işini eksik yapmasını beni yalancılıkla suçlayarak örtbas etmeye çalışan hemşirenin çalışma şeklini anlattım. Tabii  ki, barkod işlemleri yapan görevlinin  ''giriş işleminizle ilgili  bilgiye ulaşamıyorum'' deyip  beni  başından savmaya çalışmasını da..Düşünün  sevgili okurlar, hastaneye gelen yüzlerce, binlerce hasta profilini;  çoğu  köyden kasabadan gelen   yorgun,  sorununu ifade edemeyen insanlar bunlar. Mutlaka  benim  yaşadıklarımı hatta daha kötüsünü yaşıyorlar  her  gün. Sonuçta  da  onlar suçlanıyor  ve azarlanıyorlar.

Durumu  Hasta Hakları Birimi'ne ilettikten sonra başhemşire ile de görüştüm. Telefonumu alıp  beni  mutlaka bilgilendireceğini, bu tür sorunların yoğunluktan kaynaklandığını, giderilmesi için  gerekenin yapılacağını söyledi.

Sonra da, o gün aşı olduğuma dair  elimdeki belgeyi  göstermek üzere enjeksiyon odasına gittim.  Her  nasılsa, benim yaklaşık bir saat  süren araştırmalarım  ve  Durumu Hasta Haklarına yansıtmam, ışık hızı ile hemşire hanıma ulaşmış. Resmen bozum olmuş bir suratla, ''Ben sizin arkanızdan  seslendim, siz  aşı oldum diyorsanız olmuşsunuzdur, işinizi hallettim'' diyordu. (Bakın  nasıl  da  ''sen'' olmaktan ''siz'' olmaya terfi etmiştim..) ''Sorarım  size,  hangi  işim  miş?'' Sizin eksik yaptığınız iş mi yoksa?'' dedim  ve çıkmadan önce  de  ''Sabahki gibi sen  değil, siz  demeyi öğrenmişsiniz bakıyorum!'' diye  belirtmeden edemedim..

Hasta Hakları Burada

Sevgili  dostlar; amacım kimseye  ağzının payını vermek falan değil. Tek istediğim  işini  düzgün yapmayan insanlar  bunu örtbas etmek için  baskı  uygulama, azarlar  gibi konuşma vb  tavırlara girmesinler.. Umarım sizler böyle durumlar yaşamazsınız. Yani hiç kimse yaşamasın..

4 Eylül 2011 Pazar

Aşk Asla Pişmanlık Duymamaktır! / Erich Segal

 Bu iddialı söz Segal'e ait.






Hani şu dünyanın belki de en iyi aşk romanı olan Aşk Hikayesi'nin yazarı Erich Segal.



O, herkesin saygı duyduğu bir edebiyat profesörüydü.  Basmakalıp bir öykü anlattığı söylenerek çok eleştirildi.

Segal ise sadece ''aşk asla pişmanlık duymamaktır''dedi.

Aşk Hikayesi kimsenin hatta yazarı Erich Segal'in bile anlayamadığı şekilde ortalığı allak bullak etti..


Dünyaya bir hastalık sonucu veda etmek, gençlere (hatta yaşlılar) Napalm bombaları, uçaksavar mermileri veya Rambo bıçaklarıyla ölmekten çok daha romantik geliyordu. Çünkü işin içinde aşk vardı.


Love Story New York Times'ın en çok satanlar listesinde tam kırk bir hafta birinci sırada kaldı..


Erich Segal daha sonra Sınıf, Doktorlar,Sadakat anlaşması, Ödüller ve Aşk Hikayesi'nin devamı niteliğindeki Oliver'in hikayesi'ni de yazdı. Hiç biri Aşk Hikayesi'nin başarısına ulaşamadı.







Ya  filmine  ve unutulmaz  şarkısına ne demeli?  Hadi onları da devam yazımızda anlatalım. Sevgili okuyucum sıkılmasın..

Nostalji / Antalya

Antalya Belediye Binası'nda bir fotoğraf sergisi var. Antalya'nın nostaljik fotoğrafları sergileniyor...


Bu fotoğraflar ben doğmadan, hatta annem ve babam bile dünyada değilken çekilmiş. Örneğin en alttaki 1930 yılına ait. Yine de çocukluğumun ilk yıllarında anımsadığım görüntüleri andırıyor.


Bunlar da benim objektifimden bu günkü kent merkezini gösteren kareler.

Hemen gözümün önünden geçen film kareleri şunlar:
Bahçelerinde portakal, hurma, kayısı, çağla, dut ağaçları olan tek katlı evler.. Daracık caddeler, gıcırdayarak geçen faytonlar. (İlk taksi ve dolmuşlar ilkokul yıllarımda boy göstermişti). Kentin orta yerinde, ana caddeyi boylamasına tam ortasından ikiye ayıran, etrafında palmiyeler dizili, çağıl çağıl akan su kanalı, bomboş sahiller, yerli halkın yazlık olarak kullandığı belediyeden kiralanan Konyaaltı obaları. Sokak aralarında sebze, meyve, süt, hatta züccaciye ve kumaş satan satıcılar. Basmacı Ali'yi anımsıyorum özellikle. Bir  de küçük arabası ile dondurma satan Macun lakaplı dondurmacımız vardı. Her gün sokağımızdan geçmesini beklerdik. Dedem halden aldığı sebze meyveyi ya hamallarla ya da bir faytonla getirirdi eve.

PENCEREMDEN ANTALYA

Ağustos böcekleri kayısı dallarında
Kuma çekilen açık mavi sandallarında
Temiz bir yolculuğun üzüntüsü gibiydi…

Bir hamam nemi vardı gölgenin avucunda
Apaçık pencereler boş sofalar ucunda
Çocukluk yıllarımın birer süsü gibiydi.

Portakal kokusuyla sarhoş gibi bir gemi
Yelkenine bir kanat gibi takıp meltemi
Akardı bir kayısı dalının ortasına.

Umarak onun gibi uzaklaşacağımı,
Camın üstüne gerip böyle on parmağımı
Dizerdim tayfa gibi beyaz güvertesine…

Gemimi benden çaldı diye dağların ardı
Yuvarlanan bir turunç gibi içim karardı,
Halatların üstüne kırk ayak merdivenden.

İçimde başlamayan, bitmeyen bir yolculuk
Kumsalda bir gemiye uzanmış yarı soğuk
Kumral bir deniz kızı masal dinlerdi benden.

Gözlerim balık gibi yosunların ağında
Uyuturdu suların mavi salıncağında
Bir sedef gibi mermer liman bakışlarımı.

İçimde seyrederdim boşalıp doluşunu,
Güneş yüklü bir gemi gibi kayboluşunu
Bir liman kokusunda suya akışlarımı.

SABRİ ESAT SİYAVUŞGİL (1907 – 6 Ekim 1968)

2 Eylül 2011 Cuma

Tığ İşlerine Devam / Yeni Demlik Kılıfları

Bunlar bayram öncesi örülmüştü. Bir de pembe tonlarında olanı var, daha sonra paylaşacağız.