Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2015 Cuma

Begonvilli Ev Halleri


Begonvilli Ev'in bahçesinde harika kokular var.
Portakal ağaçları ve lavantalar çiçek açtılar.



Kır çiçekleri toplama sezonumuzu da açmış bulunuyoruz.



Dün köy meydanına manav geldi. Enfes çilekler getirmiş. Ben de çilekli kek yaptım.


Kandil simitimiz de vardı.








Tarif buradan  Ancak ben kağıtlı kek olarak yaptım. Fazladan kalori almayalım diye kremaya da gerek görmedim.









Artık domatesler sulu ve olgun. Sıcaklar başlamadan bir kaç kez domates çorbası  içmek iyi olur diyorum.



Yine eskilere sarıldım ve Balzac Usta'nın  bir romanını bitirdim.

Bu da bugün  Begonvilli Ev'de en çok dinlenen şarkı.The Moody Blues - Nights In White Satin

Dünden beri dinliyorum. A Bronx Tale filmini izledim ondandır.  Film şahane.  Yönetmeni ve baş rol  oyuncusu Robert De Niro. Bu şarkı da  filmin enfes müziklerinden biri.

Begonvilli Ev'den bu günlük bu kadar. Sağlıcakla kalın.. 

12 Ağustos 2014 Salı

Robin Williams 21 Temmuz1951 – 11 Ağustos 2014)


Seni hep gülümseyen yüzünle hatırlayacağım.

Bizi güldürdün, zaman zaman düşündürdün. Ancak içinde ne fırtınalar kopuyormuş ki, böyle bir tercihin oldu. Çok üzgünüm, çok...

6 Ocak 2014 Pazartesi

Stand by me (Benimle Kal)

Şarkıdan mı söz edeyim, filmden mi? Bilemiyorum...
Ah o film, elbette o şarkısız olamazdı..

Hadi 1986'ya gidelim. Film Stphen King'in ''Ceset'' adlı öyküsünden uyarlanmış bir gençlik filmi. Dolayısıyla sonradan  yıldız olan bir çok oyuncunun ilk gençlik dönemlerindeki hallerini görebilirsiniz bu filmde. Örneğin john Cusack, Kiefer Sutherland  gibi.
Ama....  biri var ki...  Erken göçüp giden River  Phoenix. Yetenekse yetenek, yakışıklılıksa yakışıklılık. ''Acaba yaşasaydı nerelere gelirdi, ah be hayat!!'' dedirtiyor..

http://tr.wikipedia.org/wiki/River_Phoenix

Neyse, kısaca filmden söz etmek istiyorum; bu film  son zamanlarda suyu çıkartılan gençlik aşklarından söz etmiyor. Baş rollerin  çocuklar tarafından kotarılmış  olmasından mıdır bilmem ama çocuk aşklarının sömürüldüğü vıcık filmlerden değil işte. Geriye kalan  yaşama dair her şeye bir güzel giydiriyor bu film. Ebeveyn ilişkilerinden arkadaşlığa, kötü alışkanlıklara, korkuya..  Hiç abartmadan, edebi ya da şiirsel olma kaygısı duymadan, o çocuksu  samimiyeti  hissettirebilen bir film.  Bu hüzünlü filmi izleyip de eski güzel, saf arkadaşlıkları anımsamamak olası değil.
Emeği geçenlere ve ve  E. King'in muhteşem parçasına saygı benden...

25 Ağustos 2013 Pazar

Kitap / Açlık Oyunları - Suzanne Collıns

Orijinal adı ile The Hunger Games  Suzanne Collins tarafından yazılmış. 2008'de yayımlandığı zaman büyük ses getirmiş. Ben bu kitabı okumakta  oldukça geç kaldım; çünkü best seller olayına  ön yargılı bakıyordum.
Aslında  gençlik romanı diye lanse edilse de her yaştan okurun ilgisini çekebilecek bir kurgu roman.
Uzak ve zamanı belirsiz bir gelecekte, Kuzey Amerika'da bir yerlerde, Capitol adlı merkezi yerleşim birimi tarafından köleleştirilmiş 12 yerleşim bölgesinden biri olan Panem'de yaşayan Katniss Everdeen'ın ağzından anlatılıyor.
The Hunger Games yani Açlık Oyunları, her yıl Capitol'ün gücünü halka anlatmak için  ülkenin 12 köleleştirilmiş bölgesinden seçilen, birer kız ve  erkekten oluşan, yaşları 12-18  arasında değişen gençlerin, özel olarak hazırlanmış vahşi bir  bölgede tek kişi kalana dek  ölümüne hayatta kalma  mücadelesini  gösteren bir  televizyon yapımı.
Romanı bitirdiğim günün akşamı  filmini de izledim ve çok başarılı buldum.

Açlık Oyunları (film) - Vikipedi


''Roman İşte! Müthiş kurgusu ile etkileyici olsa da sonuçta roman'' diye düşünebilirsiniz ama bendeki etkisi biraz farklı oldu. Bu kitap tam anlamı ile kapitalizmin insanları nerelere  kadar götürebildiğinin  bir  göstergesi. Hala okumamış olanlar, okudukları zaman  ne demek istediğimi gayet net  anlayacaklardır. Çünkü  dünyada olup bitenlere baktığımız zaman, özünde  kitapta anlatılanlardan pek de farklı olmayan ''var olma oyunları'' nın  kapitalizmin temeli olduğunu görebiliriz. Bir yanda olanakları sınırsız varsıllar ve diğer yanda onların bu yaşamını  sürdürmeleri için, bir lokma yiyecek karşılığı  canları pahasına bitmez tükenmez  mücadeleler  vermek zorunda bırakılan başka insanlar..  Üstelik adaletle ilgisi olmayan cezalandırma  sistemlerinin  korkunç boyutlardaki uygulamaları  ile  bu insanlara hiç bir direnme hakkının tanınmıyor.. Daha  fazla söz edip zamanınızı almak yerine,  kitabı okumaya bir an önce başlamanızı öneriyorum.
Şu an serinin ikinci kitabı olan ''Ateşi Yakalamak'' adlı  romanı okuyorum. Aynı başarılı kurgu ve anlatım, temposunu düşürmeden devam ediyor.

22 Şubat 2013 Cuma

Hollywood Ünlülerinin Rol Gereği İnanılmaz Değişimleri

Her bireri kariyerinin zirvesinde, çok başarılı sinema oyuncuları.
Sanatları için şekilden şekle girip inanılmaz görüntülere bürünüyorlar. Bir de oyun gücü ve sinema sanatının son teknoloji olanakları devreye girince ortya  dev yapımlar çıkıyor.

Bu fotoğrafları görünce hayretler içinde kalacaksınız


















18 Şubat 2013 Pazartesi

Christopher Walken, Cristopher Walker

İkisi de hayranı olduğum alanları farklı  iki sanatçı;

Benzer isimler taşıyorlar

Birincisi Christopher Walken, 1943 New York doğumlu, Amerikalı sinema oyuncusu. Harika filmlerde rol almış. Pek çok saygın ödüle de aday  olmuş ama bu işler pek de kolay değil oralarda. Walken 1953 yılından itibaren 100'ü aşkın yapımda görev almış ve çeşitli ödüllere uzanmış.
Meraklılarına burada daha fazlası var(tık).


En iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllü filmini anımsayan çok kişi vardır eminim. (2002 Catch Me If You Can).Benim aklıma ilk gelen filmi ise  The Stepford Wiwes oluyor. Buradaki Mike Wellington karakteri  hoş bir sürprizdi:)
Diğeri ise sanatın başka bir alanında, resim sanatında  isim yapmış, genç bir sanatçı.Christopher Walker, Montreal Quebec doğumlu. Biografisi burada.

Üstelik hayvansever:))


Çağdaş ressamlar arasında benzersiz bir  yetenek olarak kabul görüyor.

Rönesans döneminin  Flaman ustalarının, günümüze çağdaş realist, empresyonist ve soyut ekspresyonist bir uzantısı  diyorlar; bu sanatın inceliklerini bilen yorumlasın artık:)) Ucundan kıyısından resim sanatına ilgi duymuş biri olarak reproductionlarına hayran hayran bakıp  orijinallerini  görmeyi yürekten diledim.




Not:Bu kültür ve sanat içerikli harika bir pazar yazısı olacaktı ama çok titizlenince yetiştiremedim ve bu güne kaldı. Herkese mutlu bir hafta diliyorum..

25 Nisan 2012 Çarşamba

Dünün Çocuk Yıldızları Bugün Neredeler?

Siz de merak eder misiniz benim gibi? Bir zamanların çok ünlü, çok sevilen,
şımartılan ve ne yazık ki çok da sömürülen çocuk yıldızları şimdi ne durumdalar?

O popüler oldukları günlerdeki ışıltılı yaşamlarını sürdürebilmişler mi? Yoksa kaybolup gittiler mi?


İşte bir kaçı:


''Küçükken yürüdüğüm ışıklı yolların büyüyünce kararacağını söylemediler. Söyleselerdi büyümezdim zaten.'' Bu sözler Sezer İnanoğlu'na ait..
Çocukluğunda Sezercik adı ile tanınan Sezer İnanoğlu, dönemin ünlü film yapımcılarından Berker İnanoğlu'nun oğlu.
Türkiye, Sezer İnanoğlu ismini ilk olarak 1971 yılında ''Sezercik Yavrum Benim'' adlı filmle tanıdı. O yıllarda 4 yaşında olan İnanoğlu, rol aldığı birçok filmde kendine has sevimliliğiyle Türk izleyicisine kendisini sevdirmiş. Ne yazık ki, filmlerde iyilik ve dürüstlüğün küçük savaşçısı olan Sezercik gerçek yaşamında uyuşturucu ile tanışıp, silah kaçakçılığı gibi işlere bulaşmış.

1970'lerin bir diğer ünlü çocuk yıldızı da, Ömercik adı ile ünlenen Ömer Dönmez, Ayşecik adı ile tanınan Zeynep Değirmencioğlu'nun kuzeniydi. Henüz 3,5 yaşındayken, Ses Dergisi'nin Çocuk Yıldız Yarışması'nda ikinci olarak girdiği Yeşilçam'da kısa sürede büyük ün kazanmış, 13 yılda 65 filmde rol almıştı. Mavi gözleri, alnına dökülen sarı saçları ve sevimli ince yüzüyle, Türk halkını yıllarca kah güldürmüş, kah ağlatmıştı.

Ancak Ömer Dönmez, 19'yaşına geldiğinde, film başına 20 bin lira aldığı o şaaşalı günlerini geride bırakmıştı. Sinema uğruna, ortaokul 2. sınıfta okumayı bırakmıştı. Kazandıkları da har vurup, harman savrulunca, kendisini yaşamın zor koşullarında buluvermişti.
Babasının Üsküdar- Selimiye-Duvardibi hattında çalışan dolmuşunda şoförlüğe başladı. Hayatı 1978'in kötü bir gününde, Murat marka arabasının kelebek camını onarırken karardı. Üstteki bir vidayı altına eğilip kontrol ederken, elindeki tornavida düşüp, sol gözüne saplandı.
Hastaneye kaldırıldı, ameliyat edildi ancak gözü kurtarılamadı.
Ömercik'in hayatını karartan tek şey, kaybettiği gözü olmadı. Onu asıl, filmlerde kendisini sürekli okşayıp, seven "Size anne diyebilir miyim?" sorusuna hep "Evet" yanıtı veren dönemin yıldızlarının vefasızlığı yıktı. Zeynep Değirmencioğlu ile, Filiz Akın dışında hiç kimse arayıp sormadı.


1955 yılında İstanbul'da doğan Zeynep Değirmencioğlu, henüz 2 yaşındayken beyazperdeye adım attı. Ününü ise 1960 yılında çevirdiği ' Ayşecik' filmiyle yakaladı. Değirmencioğlu 1975 yılında Fenerbahçe forması giyen ve aynı zamanda takımın kaptanlığını yapan Serkan Acar ile evlendi.
Evlendikten sonra bir çok teklif gelmesine rağmen sinemayı bıraktı. O diğerlerine göre daha şanslı görünüyordu ancak 2010 yılında 35 yıllık eşinden boşanacağını okuduk gazetelerden.
Değirmencioğlu şu anda emlakçılık yapıyor. 36 ve 32 yaşında iki oğlu var.


Kahraman Kıral 1964 doğumlu. Tarık Akan'la oynadığı Canım Kardeşim ve Cüneyt Arkın'la oynadığı Oğul filmlerindeki rolleri ile göz doldurdu. 1970'li yıllarda daha pek çok filmde unutulmaz bir çocuk tipi çizdi. Nedendir bilinmez, kayboldu gitti. Şimdiki yaşamına dair pek bilgi edinemedim. Hatta vefat ettiği bile yazıyordu bir yerlerde. Umarım hayatta ve mutludur.

24 Ocak 2012 Salı

Çok tatlısın Uggie!

Türkiyede yakında vizyona girecek olan '' Artist'' adlı filmin en başarılı oyuncusu olarak  9 yaşındaki Jack Russell Terrier Ugglie gösteriliyor.

Asıl ilginç olan ise Uggie'nin bir barınak köpeği olması. Eski sahipleri çok hareketli olan Uggie'yi barınağa terk etmişler. Şu andaki sahibi ve aynı zamanda eğitmeni ile tanışması bu barınakta olmuş. Biliyorsunuzdur, Amerika'da  barınakta  belli bir süre tutulan köpekler sahip bulamazlarsa uyutuluyorlar.  Eski sahipleri, şimdi Uggie meşhur olunca geri almak için neler vermezlerdi.
 Şimdi hayranları,  menajeri,  bakıcısı vs vardır mutlaka:)
Bir gazetede onunla ilgili şu  anlatılıyordu:
Uggie'nin eğitmenlerinden Sarah Clifford, Uggie'nin bu denli başarılı bir performans sergilemesini doğallığına bağlıyor: Film endüstrisindeki pek çok köpek aşırı eğitim alıyor. 100 ün üzerinde numaradan oluşan repertuvarları var. Uggie  ise sadece 20 numara biliyor. Oyuncu köpeklerin sahip olduğu özellikler onda yok.''

Uggie de diğer film yıldızları gibi  filmin tanıtımı için tanıtım turlarına çıkmış. Tv programlarına katılıp yetenekleri ve tatlılığı ile  sunucuları, izleyicileri kendine hayran bırakmış. Filmin galaları için papyonuyla kırmızı halıda arzı endam etmiş:))
''Şu sıralar hakkında yapılan bunca tartışmadan habersiz. Oscar’a aday olamayacağı için de diğer oyuncular gibi nefesini tutmuş adaylıkların açıklamasını beklemiyor. Zaten Oscar heykelciğini sosisten yapmayacaklarına göre çok da ilgisini çekeceğini zannetmiyoruz.''  diyormuş  magazin yazarları.
Ben daha filmi görmeden Uggie'yi çok sevdim. Merak edenler aşağıdaki videoda birazcık görebilirler kendisini:)
      

7 Aralık 2011 Çarşamba

Fetih 1453


Merakla beklediğim film şubatta vizyona giriyormuş.
Faruk Aksoy'un üç yıldır üzerinde çalıştığı  yapım bugüne kadar çekilmiş en yüksek bütçeli yerli sinema filmi olma özelliği taşıyor.

 Fetih 1453, 17 Şubat'da vizyona giriyor.
Ayrıntılı Bilgi Burada

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethini konu alan  Fetih 1453'ün ilk tanıtım videosu yayınlandı.

Fetih 1453'ün bütçesi 17 milyon dolar. Bunun 10 milyon doları  sadece İstanbul'un fethi sahnesine harcanmış. 25 bin figüran ve 2 yıllık çekim süresi. Toplamda belki 3dk olacak 5 günde çekilen bir dövüş sahnesi.
Filmde 3 adet gerçek boyutlu gemi yapılmış, surlar inşa edilmiş. Kostümlere 44 bin metre kumaş harcanmış. Mancınıklar inşa edilmiş.
Fragmanını gördüm, tek kelime ile muhteşem sahneler..

Belirtmeden geçemeyeceğim; bu güne dek bazı yabancı yapımları izlerken(Örneğin Braveheart) sahnelerin  etkileyiciliği karşısında büyülenip ''bizde  yapamıylar'' dediğim olmuştu ama bu filmin fragmanını izlerken çok daha iyisinin yapıldığını gördüm. Bir de sinemada izlesem neler hissedeceğim kim bilir...
Buradan İzle

27 Kasım 2011 Pazar

Dedemin İnsanları


Mübadele konusu hep içimi acıtmıştır. Konu ile ilgili belgeselleri izlerken empati duygum doruklara tırmanır.
Bir kaç yıl önce Fethiye'deki Kayaköy'e gitmiştim. Mübadele nedeni ile terkedilmiş Rum evlerinin olduğu köy beni çok hüzünlendirmişti. Birbirinin manzarasını kesmeyecek şekilde konumlandırılmış taş evlerde artık kimse yaşamıyor. Bir zamanlar orada canlı bir yaşam varmış.

Malum, savaş sonrası Yunanistan'la bir anlaşma yapılıyor. Oradaki Türkler buraya, buradaki Rumlar oraya gönderilmiş, yani mübadele yapılmış, sözde yeni düzenler kurulmuş.
Oysa durum öyle basit değil.
İşte bu filmde Çağan Irmak , yaşananları ve izlerini harika anlatmış..
Aradan yıllar geçmiş, 1980’lere gelinmiş, 10 yaşındaki torun dedesinden ''gâvur'' diye söz edilmesini içine sindiremiyor. Dedesi gavur değil ki, yaşadığı topraklarından sökülüp alınmış sadece.

Şu an, geçen yıl Termessos'ta yol kenarında bulduğum nadide ters laleler geldi aklıma. Yola yakın oldukları için ezilip yok olacaklarını düşünerek bir kaç tanesini söküp getirmiştim. Balkonumda iyi bir yer ayarlayıp kaliteli toprakla doldurduğum saksılara dikmiştim. Sonuç mu? Biraz yaşadılar ama sonunda uyum sağlayamayıp ölüp gittiler..

Mübadele de böyle bir şey. Ne oradan gelenler ne de buradan oraya gidenler mutlu olmuşlar... Suyun öteki tarafından gelenlerin çoğuna yabancı muamelesi yapılmış..Göçmen, yabancı, yarı gavur ya da düpedüz gavur dendi onlara..

Peki, bu topraklardan Yunanistan’a giden Rumlar rahat ettiler mi?

Değişen bir şey olmamış.
Onlar da aynı sıkıntıları yaşamışlar..



Çünkü insanın öz vatanı doğduğu topraklarıdır. İsteyek ya da istemeyerek ayrılırsan gittiğin yerde ötekilerden oluyorsun..
Dedemin İnsanları bunu çok güzel anlatıyor..

Dedemininsanlarıcom burada

Filmi anlatarak izlemek isteyenlere saygısızlık yapmayacağım.
Mekanlar iyi seçilmiş. Oraları görme(tekrar) isteği uyandırdı bende. Hatta o havayı koklar gibi oldum. Oyuncular iyi seçilmiş. Kurgu iyi, gereksiz gibi görünen bir durum ya da görüntü göremedim.

Kısacası ''İyi ki izledim'' dediğim filmlerden biri.. Çağan Irmak'a ve emeği geçen herkese teşekkürler..

3 Kasım 2011 Perşembe

Ten Ten'in Maceraları Beyaz Perdede



Çocukluğumda bayılırdım Ten Ten'e ve tabii ki sadık köpeği Milu'ya.


Belçikalı çizer Hergé tarafından 1929 yılında yaratılmış olan çizgi roman dizisidir. 20. yüzyıl Avrupa çizgi romanlarının en ünlülerindendir. Diziden 200 milyondan fazla kitap basılmış ve dizi 50'den fazla dile çevrilmiştir.

Serinin kahramanı, genç bir gazeteci ve gezgin olan Tenten'dir. Maceralarında ona köpeği Milu, arkadaşı Kaptan Haddock ve başka pek çok renkli karakter eşlik eder.

Daha Fazlası Burada



Ve işte usta yönetmen ve yapımcı Steven Spielberg bu muhteşem çizgi roman dizisini sinema filmi olarak çekmiş.
Jamie Bell, Andy Serkis, Daniel Craig ile Nick Frost'un oynadığı ''Tenten'in Maceraları (The Adventures of Tintin)'' filmi, 3 boyutlu sahneleriyle izleyicilerle buluşacak. Yarın gösterimde!

13 Ekim 2011 Perşembe

Geç Gelen Portakallar



Altın Portakal Film Festivalinin  bana göre en önemli etkinliği gerçekleşti.

79'un ve 80'in   verilemeyen ödülleri  sahiplerini buldu.
Festival kapsamında 1980'de de askeri müdahale nedeniyle yapılamayan Altın Portakal Film Festivali'nde ödül kazanan filmler için ödül töreni düzenlendi.

Fikir babası Deniz Yayın olmuş. Çok da iyi düşünmüş..
 Deniz Yayın, yaptığı konuşmada, 1979 ve 1980 yıllarındaki festivallerin yapılamamasından büyük üzüntü duyduğunu anlattı. Bu festivallerin ''Geç Gelen Altın Portakallar'' adı altında gerçekleştirilmesi yönündeki projesinin Büyükşehir Belediye Başkanı  Mustafa Akaydın tarafından kabul edildiğini ifade eden Yayın, ''Geç Gelen Altın Portakallar adı verilerek sinemamızdan af dilenmek istedi. Bu filmleri izleyin. Çünkü bu filmler öksüz kaldı, bu filmler izlenmedi. Bu filmler sinemamızın en kilit belgeselleridir'' demiş.

Bu filmler için jüri üyeliğini, 79 ve 80 yıllarındaki jüri üyelerinden hayatta olanlar yapmış.

Ödül törenini izlemedim ama .çok hoş anlar yaşandığını  okudum ve tv'den izledim. Örneğin,
 15 yaşında 1979 yılında Ömer Kavur'un ''Yusuf ile Kenan'' adlı filminde oynayan Cem Davran'a ''En İyi Çocuk Oyuncu'' ödülü aldı.. 47 yaşındaki Davran, ödülünü aldıktan sonra yaptığı konuşmada, ''Bir aktörün kaderi 32 yıl geriden gelir mi'' diye espri yapmış ve büyük alkış almış.


Prof. Dr. Özdemir Nutku'nun başkanlığındaki jüride, Hale Soygazi, Selahattin Tonguç, Vecdi Sayar, Atilla Dorsay, Tunca Yönder, Doğan Hızlan, Ahmet Keskin, Nurettin Tekindor, Kenan Değer ve Tonguç Yaşar yer aldı.
Jürinin yaptığı değerlendirme sonucunda 1979 ve 1980 yıllarında Altın Portakal ödülüne değer görülen filmler ve sanatçılar şöyle:
1979 yılının en iyileri:
En İyi Film: Demiryol-Yavuz Özkan ile Yusuf ile Kenan-Ömer Kavur
En İyi Yönetmen: Yavuz Özkan-Demiryol
En İyi Senaryo: Onat Kutlar ve Ömer Kavur–Yusuf ile Kenan
En İyi Müzik: Arif Erkin - Kanal
En İyi Kadın Oyuncu: Sevda Ferdağ–Seninle Son Defa
En İyi Erkek Oyuncu: Fikret Hakan-Demiryol
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Sevda Aktolga-Bebek ve Demiryol
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Kamuran Usluer–Kanal
En iyi Çocuk Oyuncu: Cem Davran-Yusuf İle Kenan
1980 yılının en iyileri:
En İyi Film: Sürü–Zeki Ökten
En İyi Yönetmen: Zeki Ökten–Sürü ve Düşman
En İyi Senaryo: Başar Sabuncu-Adak
En İyi Müzik: Zülfü Livaneli-Sürü
En İyi Kadın Oyuncu: Melike Demirağ–Sürü ile Güngör Bayrak-Düşman
En İyi Erkek Oyuncu: Tarık Akan–Adak ve Sürü ile Aytaç Arman-Düşman
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Fehamet Atila-Düşman
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Tuncel Kurtiz-Sürü

4 Eylül 2011 Pazar

Aşk Asla Pişmanlık Duymamaktır! / Erich Segal

 Bu iddialı söz Segal'e ait.






Hani şu dünyanın belki de en iyi aşk romanı olan Aşk Hikayesi'nin yazarı Erich Segal.



O, herkesin saygı duyduğu bir edebiyat profesörüydü.  Basmakalıp bir öykü anlattığı söylenerek çok eleştirildi.

Segal ise sadece ''aşk asla pişmanlık duymamaktır''dedi.

Aşk Hikayesi kimsenin hatta yazarı Erich Segal'in bile anlayamadığı şekilde ortalığı allak bullak etti..


Dünyaya bir hastalık sonucu veda etmek, gençlere (hatta yaşlılar) Napalm bombaları, uçaksavar mermileri veya Rambo bıçaklarıyla ölmekten çok daha romantik geliyordu. Çünkü işin içinde aşk vardı.


Love Story New York Times'ın en çok satanlar listesinde tam kırk bir hafta birinci sırada kaldı..


Erich Segal daha sonra Sınıf, Doktorlar,Sadakat anlaşması, Ödüller ve Aşk Hikayesi'nin devamı niteliğindeki Oliver'in hikayesi'ni de yazdı. Hiç biri Aşk Hikayesi'nin başarısına ulaşamadı.







Ya  filmine  ve unutulmaz  şarkısına ne demeli?  Hadi onları da devam yazımızda anlatalım. Sevgili okuyucum sıkılmasın..

17 Temmuz 2011 Pazar

Eyvah Eyvah 2



Gecikmeli  de  olsa   dün  izledim.

 Trakyalı  klarnetçi  Hüseyin  ile şarkıcı Firuzanın  komik  öyküsü.

 İlkini  fazla  beklentiye  girmeden çok  sevdiğim  bir  arkadaşımla  izlemiş  her  karesinden  keyif  almıştım. Doğallık,  mekanların  güzelliği,  oyuncuların   karakterleri  yansıtma  başarısı,  dozunda hareketlilik gibi  unsurlarla bezeli  hoş  bir  yapım  izlemiştim. Özellikle tüm  oyuncuların,  canlandırdıkları  kişiyi  seyirciye gerçekmiş  gibi  algılatmaları  önemli  bir  başarı  bana  göre.

Ancak  bu  devam  filminde  aynı  duyguyu  yaşayamadım. Özellikle  sonradan  eklenen  karakterlerde (gitarcı  yakışıklı  dışında)  bir  oturmamışlık  ve  hafif  zorlama  durumu  hissettim  nedense. Müjganın  anne  ve  babası,  vs  biraz  yabancı,  biraz iğreti kalıyordu  diğerlerinin  yanında.

Anne  babanın   beldeye  gelişi  sırasında  yolda  köpeklerinin  çarpılma  sahnesi  ve  sonrasındaki  köpeğe  ilkyardım  görüntüleri   bir  felaketti.  Hayvanseverliğimle  ilgili   olarak  değil, sinema  anlamında  diyorum.

Senaryo  bütünüyle  fazla  ilginç  değildi. İlk  filmdeki  İstanbul  çekimleri  başarılıydı.   Komedi  unsuru  olarak  çeşitlilik  katıyordu  o  sahneler.  Bu   filmde o  da  yoktu.

Çok  özgün  karakterlerden  olan  terzi fazla geri  plana  itilmiş, bir  kaç  sahnede  çok  az  görünerek  figüran  konumundaydı adeta..

Füruzan'ın  bıçkın  sevgilisi  Fatih tamamen  kadrodan  çıkarılmış,  yerini   gitarist  çocuk  almış..

Demet  Akbağ,   ilk  filmde  olduğu  gibi  bu  filmde  de  çok  başarılı  bana  göre.  Canlandırdığı  karakterin  tam  olarak  hakkını  vermiş, Ata'ya  göre daha  ön  planda  götürmüş işi. Filmin  finalindeki oyununu  çok  sevdim...Ata  ise  başarısızdı  dersem  haksızlık  olur  ama  daha  iyi  olmasını  beklediğim  bir  çizgide  gördüm  kendisini.

Yine  tipik  bahçe  düğünü  sahneleri, kızın  babası  ile atışmalar,  ''ördek boku''  esprisi , Müjgan'ın kaçırılışı  ve  son  anda  eklenmiş  duygusunu  veren  mültecilerin  dramı   filmi  kurtarmaya  yetmemiş.

İlkini  izlemesem  daha  fazla  beğenir  miydim?  Bilemiyorum  ama  çoğu  devam  filmlerinin akıbetine  uğramış  bir  film  bana  göre. Beklentilerimin  altında  buldum  bu  filmi.

13 Mayıs 2011 Cuma

Letters To Juliet / Juliet'e Mektuplar

Yaşamın  kötü  sürprizleri  ile  gerçekten  yorulduğum,  üzüldüğüm  şu  günlerde  naif  konusu, mekanları  ve başarılı  oyunculukları  ile  içimi  ısıtan  bir  film  izledim.



Öncelikle  filmin  adı, Türkçeleştirilirken  her  zaman  olduğu  gibi sanırım  ticari  kaygı  ile  ''Aşk Mektupları'' olarak  değiştirilmiş. Oysa  ki, orijinal adı

Letters To Juliet yani  Juliet'e Mektuplar.



Romantik komedi, dram.  Ayrıntılardan  etkilenen  biri  olarak  sık  sık  içimde  sızlamalar  hissettiğim  için duygulanarak,  zaman  zaman  da  gülümseyerek  seyrettim  filmi. Adına  yakışır  şekilde  İtalya'da   geçiyor.

Gary Winick’in yönettiği ve Amanda Seyfried, Gael García Bernal, Vanessa Redgrave, Christopher Egan ile Franco Nero’un oynadığı Letters to Juliet, 50  yıl  öncesi başlayan  ve  ne  yazıkki  yarım  kalan  bir  aşk  hikayesinin  devamı..

Bana  göre  filmi  alıp  götüren Claire  rolü  ile Vanessa Redgrave..Claire  henüz 15  yaşındayken İtalya  Verona'da aşık  olduğu  Lorenzo'dan  ailesinin  baskısı  ile ayrılır, İngiltere'ye döner. 50 yıl  boyunca hiç  görüşmezler. Ayrı  yaşamlar  kurulur. Yıllar  sonra Clair'in geleneksel Juliet  duvarına bıraktığı kayıp  aşkını  anlatan sararmış  mektubu bulan Sophie (Amanda Seyfried)  bu  mektuba  yanıt  yazar.



Sonrası,  elli  yıl  sonra  kayıp  aşkını yeniden  bulmak isteyen Clair, ona  gönülsüzce  eşlik  eden  torunu Charlie (Cristopher Egan)  ve  bu  hüzünlü  aşk  öyküsüne  bir  şekilde  karışan  Sophie, bir  de  tabii  ki yakışıklı  Lorenzo'nun  bulunması  ile  ilgili  iç  içe  geçen  yaşamlar...

Küçük bir not daha:

Filmin  oyuncularından Franco Nero, Vanessa Redgrave, gerçek  yaşamlarında  da  yıllarca  ayrı  kalmış  ve çok  sonra  kavuşmuş  iki  sevgiliymiş. Şu  an  evliler:)