Kadın Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kadın Yazarlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2013 Pazar

Kitap / Açlık Oyunları - Suzanne Collıns

Orijinal adı ile The Hunger Games  Suzanne Collins tarafından yazılmış. 2008'de yayımlandığı zaman büyük ses getirmiş. Ben bu kitabı okumakta  oldukça geç kaldım; çünkü best seller olayına  ön yargılı bakıyordum.
Aslında  gençlik romanı diye lanse edilse de her yaştan okurun ilgisini çekebilecek bir kurgu roman.
Uzak ve zamanı belirsiz bir gelecekte, Kuzey Amerika'da bir yerlerde, Capitol adlı merkezi yerleşim birimi tarafından köleleştirilmiş 12 yerleşim bölgesinden biri olan Panem'de yaşayan Katniss Everdeen'ın ağzından anlatılıyor.
The Hunger Games yani Açlık Oyunları, her yıl Capitol'ün gücünü halka anlatmak için  ülkenin 12 köleleştirilmiş bölgesinden seçilen, birer kız ve  erkekten oluşan, yaşları 12-18  arasında değişen gençlerin, özel olarak hazırlanmış vahşi bir  bölgede tek kişi kalana dek  ölümüne hayatta kalma  mücadelesini  gösteren bir  televizyon yapımı.
Romanı bitirdiğim günün akşamı  filmini de izledim ve çok başarılı buldum.

Açlık Oyunları (film) - Vikipedi


''Roman İşte! Müthiş kurgusu ile etkileyici olsa da sonuçta roman'' diye düşünebilirsiniz ama bendeki etkisi biraz farklı oldu. Bu kitap tam anlamı ile kapitalizmin insanları nerelere  kadar götürebildiğinin  bir  göstergesi. Hala okumamış olanlar, okudukları zaman  ne demek istediğimi gayet net  anlayacaklardır. Çünkü  dünyada olup bitenlere baktığımız zaman, özünde  kitapta anlatılanlardan pek de farklı olmayan ''var olma oyunları'' nın  kapitalizmin temeli olduğunu görebiliriz. Bir yanda olanakları sınırsız varsıllar ve diğer yanda onların bu yaşamını  sürdürmeleri için, bir lokma yiyecek karşılığı  canları pahasına bitmez tükenmez  mücadeleler  vermek zorunda bırakılan başka insanlar..  Üstelik adaletle ilgisi olmayan cezalandırma  sistemlerinin  korkunç boyutlardaki uygulamaları  ile  bu insanlara hiç bir direnme hakkının tanınmıyor.. Daha  fazla söz edip zamanınızı almak yerine,  kitabı okumaya bir an önce başlamanızı öneriyorum.
Şu an serinin ikinci kitabı olan ''Ateşi Yakalamak'' adlı  romanı okuyorum. Aynı başarılı kurgu ve anlatım, temposunu düşürmeden devam ediyor.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Begonvilli Ev Halleri

Bir haftayı daha neredeyse geride bırakmaktayız.  Günler gelip geçerken  sevgili dostlar; insan yaşadığı her anın değerini bilmeli  diyorum. Emin olun  sizin için sıradan olan bir bardak demli çayın tadı, bir başkası için  büyük bir özlem olabilir. Ya da rahatça alabildiğiniz  bir nefes  için  büyük  savaş verenler vardır şu an bile.. Derin düşünürsek kokladığımız bir çiçek, avuçlarımıza  dolan  serin su  bile  büyük nimetler aslında.  Düşünsenize bunların olmadığı koşullarda yaşamak zorunda  olanları.. Neyse, bu kadar felsefi düşüncelere dalıp anı yaşamayı unutmayalım:)

Begonvilli Ev'de günler  gelip geçerken  bebek kediciklerimiz  büyüyor.  Anneleri yine hamile kalmasın diye, gereken yapıldı. Pofuduk  Kız başarılı bir operasyonla kısırlaştırıldı. Şu an  gayet iyi, yavruları ile oynuyor.

Sıra Nazmiş Bey'de. Aslında o da gidecekti kliniğe ama bu aralar hafif bir enfeksiyon geçiriyor. Nazmiş  kışın  çok önemli bir  rahatsızlıktan büyük çabalarla kurtulmuştu. O gün bu gündür çok hassas. Havadan nem kapıyor. Bu arada  eve de iyice yerleşti.


Sıcak yaz günlerinde Begonvilli Ev'in mutfağında basit ama  sağlıklı menüler hazırlanıyor:
Peynirli, bahçenin  maydanozları,  ve  yeşil soğanları ile çeşnilendirilmiş, sıvı yağla  yapılmış börekler kahvaltı ve brunchlarda  iyi gidiyor.

Yine bahçenin  ürünleri, semizotu, roka  vs yeşilliklerle hazırlanmış çok az sızma zeytinyağı, limon sosu ve deniz tuzu ile lezzetlendirilmiş salatalar sabah kahvaltılarında bile tüketiliyor.

Ve vaz geçilmezimiz  enfes Antalya karpuzları.  Nedense başka illerin  karpuzları isim yapmış ama bizim buraların özellikle Manavgat'ın karpuz ve kavunları lezzet, koku ve görüntü olarak olağanüstü. Sanırım az sayıda çiftlikte üretildiği için tanınmıyor.



Bu arada koltuk kanepe giydirme işi öylesine kullanışlı geldi ki, artık evde ne var ne yoksa hepsine kılıf dikiliyor. Eee, patili ev olmak kolay değil.





Bizim bahçede  her gün bir çiçek öne çıkıyor sanki. Oya ağacımız çiçek açtı. Haklı olarak bu günün kraliçesi onu seçtim.


Mısır Kraliçesi Nefertiti buhurdanlığım, bahçede yetiştirdiğim  süs kabağına  kaide olunca komik oldu biraz:) Arka planda ise Biber Hanımefendi.

Ve son olarak bitirdiğim iki harika kitap:
Özellikle Hasret'te  Canan Tan, mübadele yıllarının acılarını birebir hissettiren anlatımı ile oldukça başarılı.

Kahperengi ise varoşlardan, İstanbul'un ışıklı gecelerine uzanan bir yolculuğun  hikayesi.. Okuduğum her iki kitabın yazarının da kadın olması tesadüf oldu.
Yaşamınızda farkındalıklarınızla değer kazanacak  güzel anlar olması dileği ile..

24 Haziran 2013 Pazartesi

Begonvilli Ev Halleri

Selam Dostlar,
Epeyce ara verdiğim günceme kaldığım yerden devam ediyorum. Elbette sıcak gündem sosyal paylaşım sitelerinden  izlendi ve görüşler belirtildi.. Ancak  blog sayfamda paylaşımlar yapmak pek içimden gelmedi. Çünkü  bu sayfanın konsepti belli. Zaman zaman ülke gündeminden uzak kalamasam da  konularımız  ve ilgi alanlarımız  ortalama bir Türk ailesinin  günceli,  hobileri..  Umudumuzu ve gönül desteğimizi  eksik etmeden yaşamın gereklerini yerine getirmek gerekiyor.

Begonvilli Ev yine bildiğiniz gibi.

Farklı olarak Minik'imiz  kulağından bir operasyon geçirdi. Ameliyat  sonrası ilk günümüz kabus gibiydi..Yaşı nedeni ile  zorlansa da şu an iyi sayılır.

Minik patili can dostları olanlar için küçük bir hatırlatma: Köpek ve kediciklerinizin dış kulaklarını sık sık elinizle  yoklayın, kontrol edin. İçi sıvı dolu  keseciklere rastlarsanız  zaman kaybetmeden veterinere baş vurun. Rahatsızlığın adı: Hematom. Aslında muhtemelen orta ya da iç kulaktaki  başka bir rahatsızlığın  uzantısı. yani kaşımaya, çizilmeye bağlı ortaya çıkıyor. Tedavisi  cerrahi girişim ve tabii ki diğer rahatsızlığın da  tedavi edilmesini  gerektiriyor.

Bebek kedilerimiz  bugün tam iki aylık oldular.  Çok güzeller  ve şükürler olsun sağlıklılar. İki tanesi sahiplendirilecek gibi. Koşulları uygun olursa ve caymazlarsa isteyen iki aile var.
Hala  annelerini emiyorlar küçük danalar:)


Gördüğünüz gibi merdiven ahalimiz  oldukça kalabalık:)

Bahçemizle pek ilgilenemiyorum ama yine de keyifli saatler geçirmemize yetecek  kadar cömert  bir bahçe.




 En çok da bizim minik  patililer mutlu oluyorlar bahçede.


Bu yastıkları bahçe için yaptım ama bir kaç gün evde kullanayım dedim.


Bu arada ağırlıklı olarak köşe yazıları  okunsa da, neyse ki kitap okumaya devam.

Son olarak Nazan Bekiroğlu'nun ''Lâ: Sonsuzluk Hecesi'' adlı kitabını bitirdim. Ustalıkla yazılmış.. Özellikle Habil-Kabil bölümü insanoğlunun hırslarını sorgulatan  etkileyici bir  bölüm. 
Begonvilli Ev'den şimdilik bu kadar dostlar. Hepinize  gönlünüzce bir hafta ve takibinde aydınlık günler diliyorum. 

17 Haziran 2010 Perşembe

Bir Romanın Düşündürdükleri / Sıdıka Hanım / Naşide Gökbudak


''Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi, savaş, acılar ve umutlu filizlenen genç Türk Cumhuriyetinin de öyküsü var Sıdıka Hanım romanında.

Akıcı üslubu, olaylar ve karakterlerin çarpıcılığıyla elinizden bırakamayacağınız gerçek bir yaşam öyküsüdür Sıdıka Hanım. ''

Bu tümceler, yazarın resmi web sayfasında yer alan, kitabın tanıtım yazısından alıntıdır.

Yine aynı yazıda ''Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin öyküsü de var bu kitapta'' denildiği için alıp okumaya karar vermiştim. Çünkü son zamanlarda dönemin İstanbulu'nu anlatan epeyce kitap okumuştum. Daha önceleri, o dönem Anadolu'da yaşananlara, Anadolu'nun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısına dair bigilenip fikir edindiğim bir kaç kitap daha okumuştum. Bu kez bir kadın yazarın köklerini anlatan bu romanı ile o dönemin Elazığ'ını(Harput'u)tanıyacağımı ve bir anlamda Anadolu'nun durumunu gerçekçi olarak öğreneceğimi düşündüm. Kitabın önsözünde belirtildiğine göre, roman kahramanlarının ve anlatılanların tümü gerçekmiş.

Bu kitapta 1896-1937 yılları arası anlatılıyor.
Bu yılları anlatan dönem yazarları(Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yazarlar) genellikle topluma eğilmişler, birtakım gerçekleri aktarmak istemişlerdir. Aralarında, sorunlara çözüm getirmeye çalışanlar ya da eleştirenler olmakla birlikte, gerçekçilik, daha çok gördüklerini, gözlemlediklerini yansıtmak, sergilemek çizgisinde kalmıştır. Bu yılların üç önemli yazarı Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Reşat Nuri Güntekin'dir. Bu üç yazar, Tanzimat döneminde başlayan köye ve Anadolu'ya yönelmeyi, açılmayı bilinçli olarak geliştirmişlerdir. Aynı dönem yazarlarından, Refik Halit Karay, Aka Gündüz, Peyami Safa, Şukufe Nihal, Sadri Ertem, Sabahattin Ali aklıma ilk geliverenler. Her birinin farklı ve benzer tarzlarda yazdığı romanlarından gerek o dönem İstanbul'unu gerekse Anadolu'nun durumunu biliyoruz. Günümüz yazarlarından da o dönemleri anlatan romanlar yazanlar var epeyce.

Bu yazarların yapıtlarından öğrendiğimize göre, o yıllarda Anadolu'nun durumu malum; yokluk, yoksulluk ileri boyutta. Genç bir cumhuriyet olmanın ve cumhuriyet öncesi yaşanan zorlu mücadelelerin izleri ve sancıları var.

İşte bu önbilgilerin verdiği merakla başladım kitaba. Unutmadan, kitabın arka kapağında, bir edebiyat otoritesi olarak! sinema oyuncusu Nazan Şoray'ın ve tiyatro sanatçısı Işıl Yücesoy'un romanla ilgili görüşlerini anlatan övgü dolu sözleri var..

Yine kitabın tanıtım yazısından alıntı yapacak olursak;
''Sıdıka Hanım, güzeller güzeli, ağa kızı... Vefasız bir eş, evin tek oğlu Küçük Bey azametli kaynana Dilşat Hanım, dostluk örneği Lamia... Ve aşkını vefayla yoğurup ilahi bir aşka çeviren Beko... Sıdıka'yı ölene kadar sadakatle seven Beko... Sıdıka'ya beyitler yazan, genç yaşında kahrından ölen Hacı Hayri Bey...''


Roman ilerledikçe bu insanların handikapları ve mutsuzlukları sergileniyor, varlık ve debdebeli yaşamın mutlu olmaya yetmediği anlatılıyor.1896-1937 yıllarının Elazığ'ında geçen romanda, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar olan dönemdeki siyasi olaylara da kısmen değiniliyor. Öte yandan roman, ağa ve hizmetkârları arasındaki ilişkileri incelemek açısından önem taşıyor olabilir.

24 Nisan 2010 Cumartesi

Severek Okuduklarımdan / İhanet / Karin Alvtegen



Karin Alvtegen İsveç'li bir yazar. Lagerlöf'lerin, İbsen'lerin, Kierkegaard'ların ülkesinden. İhanet, İsveç'in günümüz edebiyatında aldığı yeri göstermesi açısından önemli bir yapıt.''İnsanın en büyük korkusu terkedilmek ve reddedilmektir'' düşüncesine dayalı olarak kurgulanmış.

Yazar, genç bir anne olan Eva'nın evliliği ile ilgili sorunları olduğunu farketmesi ile başlayan bir sorgulama sürecinin, onu nasıl intikama yönelttiğini gösteriyor romanında.

Kocasının gittikçe belirginleşen soğukluğu karşısında evliliğini gözden geçirmek zorunda kalan Eva, kocasının oğlunun öğretmeniyle aşk yaşadığını öğrenince duyduğu acı ve öfke onu intikama yöneltiyor..
Alvtegen,oldukça alışılmış bir öyküden yola çıktığı İhanet adlı romanında, bilinen kalıpları yerle bir ederek okuru şaşkınlık içinde bırakıyor. Aldatılmanın acısını tüm psikolojik boyutlarıyla gözler önüne sererek, yıkıcılığımızın nasıl denetlenemez sonuçlara yol açabileceğini gösteriyor. Yazarın büyük duygusal yıkımlar yaşayan insanların ruh yapısını derinliğine yansıtmaktaki ustalığı, İhanet'i sıradan bir polisiye olmaktan çıkarıp usta işi bir gerilim romanına dönüştürüyor.

5 Şubat 2010 Cuma

I Never Promised You a Rose Garden / Sana Gül Bahçesi Vadetmedim


Çalışma masamda epeyce kalabalık bir okunacaklar listesi oluşunca, bir kaç kez sırasını başka kitaplara kaptıran SANA GÜL BAHÇESİ VADETMEDİM öncelik kazandı. Belki de dikkatle okunması gerektiği kanısı uyandırdığından ya da yazarın okuyacağım ilk yapıtı olduğundandır bu güne dek bekletilmesi. Genellikle yazar hakkında araştırma yapıp bilgi toplarım bir kitaba başlamadan önce. Az çok tanıdık bir yazarsa, bu biyografik bilgilenmeyi kitabı okuduktan sonra yaptığım da olur. Bu kez önce yazarı tanıma isteğim baskın çıktı.

Amerikalı çağdaş roman ve öykü yazarı Joanne Greenberg, uzun süre Hannah Green lakabını kullanarak yazmış.Genç yaşta yaşadığı akıl hastanesi deneyimini Sana Gül Bahçesi Vadetmedim adıyla romanlaştırmış. 1989 ‘da ömrünün elli yedinci yılında yayımladığı Sana Gül Bahçesi Vadetmedim’i edebiyat dünyası ısrarla görmezden gelmiş. Eleştirmenler romanın farklı dillere çevrilerek milyonlarca satması karşısında ilgisizliklerini bir kenara bırakmak zorunda kalmışlar. Yine de romanı edebî açıdan yetersiz bulmuşlar.



Sana Gül Bahçesi Vadetmedim, şizofreni üzerine yazılmış, şizofreniyi anlatan ve tanıtan önemli bir yapıt olarak olarak kabul ediliyor ve aslında bu hastalığa ve hastalara karşı toplumsal anlamda taşıdığımız önyargıların ne de boş olduğunu vurguluyor.

Şizofreni, toplumumuzda ve birçok toplumda hala tabu olarak görülen bir hastalık ne de olsa. Halk arasındaki kabulüyle ''delirmek''.. Ve şizofrenler de korkulması gereken insanlar. İşte bu düşünceyi ve bunun yanı sıra görece eğitimli, aydın insanların bakış açısıyla şizofreninin genelde bir entelektüel hastalığı olduğu kanısını da çok açık bir biçimde yalanlıyor bu roman.

Deborah’ın kendine dönük şiddeti, sanrıları ve hezeyanlarını okumak, şizofreninin yakıcı yüzünü ve aslında hiç de bazılarının sandığı gibi eğlenceli bir hastalık olmadığını anlamanızı sağlıyor. Bir yandan da tabu haline getirilecek bir yanının bulunmadığını anlıyorsunuz. Hiç kimsenin tutulmak istemeyeceği türden, acı verici bir hastalık ama bir hastalık işte.. Onlar dışarıda olmaktan korktukları için içerideler zaten. Bizim de onlardan ürkmemiz, aradaki uçurumları derinleştirmekten başka bir işe yaramıyor.

Uzun zamandır bu derece etkilendiğim bir kitap olmamıştı. Okumasaydım kendimde de bir kısmı mevcut olan önyargılardan kurtulamayacaktım büyük olasılıkla.

17 Ocak 2010 Pazar

Kadın Yazarlar / Doris Lessıng




Doris Lessing, (Doris May Taylor) (d. 22 Ekim 1919 - Kermanşah, İran)

İran'da doğan İngiliz yazar Doris Lessing'in hayatı meydan okumakla geçti. Romanlarında ırkçılığı ve kadın sorunlarını işledi. Halen Londra'da yaşıyor ve yazmaya devam ediyor.

Annesinden yana yaralıydı. Hani vardır ya; annesi ile asla ana kız olamayan ve bunun gizli utancıyla yaşamaya çalışırken, yaşamı boyunca acı çeken kadınlar. Sanıldığı kadar az değildir sayıları. Can ciğer kuzu sarması olan ve annesi ile o özel bağı kuramayanlara hayretle bakan, hatta yadsımadan öte kınayan ana kızlar kadar olmasa da sayıları, ne yazık ki, doğanın bir şaşırtmacası gibi kopuk duygulu ana kızlar da az değildir her toplumda. İşte onlardandır Doris'le annesi de.

Öfkeliydi kendisini doğuran kadına. Yaptıklarına onun ve yapmadıklarına..Bir kez olsun kucağına alıp sarılmamıştı mutsuz bir anında. Fısıldamamıştı kulağına ''bebeğim yanındayım'' diye. Okşamamıştı başını bir kez bile..Bir mesafe vardı aralarında ve bunun taşımakla gurur duyduğu o asil kanla bir ilgisi yoktu. Erkeğinden erkek çoğaltmanın, kendine yeni bir erkek yaratmanın verdiği Tanrıça gururuyla oğluna aşıktı işte annesi, çoğu anneler gibi.

Bu yüzden hep babasını daha çok sevmişti Doris. Birinci Dünya Savaşı'nda babasının eksilen bacağının yerini alan tahta uzantısına bakmamaya çalışarak..


Ne var ki İngiltere'ye katlanamamıştı babası ve tayinini istemişti İran'a, Kirmanşah'a. Bir depresyon çocuğu olan Doris işte burada dünyaya gelmişti. Hayatının ilk yıllarından belleğine kazınan, anadilinden tek kelime bilmeyen sert Fransız dadılarla, Tahran'daki İngiliz kreşi oldu.

Sonra aileyi Rodezya(bu günkü ismiyle Zimbabwe) yılları bekliyordu. Siyahların yoksulluğu, kendi evlerindeki aristokrat yaşam çabasını gösteren kırmızı deri ciltli klasikler ve İran halıları ile nasıl da karşıtlık oluşturuyordu.

Ellerindeki paranın büyük bir bölümü babasının çiftçilik denemeleri alıp götürmüştü. Hem de içten içe tarlalarında altın bulma umudu için.

Protestan oldukları halde, iyi yetişmesi için gönderildiği yatılı Katolik okulunda çok kalamadı. Rahibelerin, sürekli ne kadar günahkar çocuklar oldukları telkinleri ile ve korkutmaları ile, yapılanları ailelerine anlatmamaları için tembihlendikleri halde ailesini ikna etmeyi başardı ve eve döndü. Devam edeceği ortaokulda da fazla kalamadı. Çünkü manastırdan çok da farklı değildi orası da. Onun başarılı olmak gibi bir derdi yoktu. Aralarına gömüldüğü kitapları ile, şiirler öyküler yazmak ona yetiyordu.

Doris'in yaşam öyküsü uzayıp gidiyor tabii ki ama tamamını burada anlatmak olası değil. Ne kadar kısa tutmaya çalışsam da buraya dek olan kısım bile epeyce uzadı..Kısacası, Güney Afrika dergilerinde yayımlanan öykülerinin ardından ilk romanı
Türkü Söylüyor Otlar yayımlandığında artık bilinen bir isimdi. Altın Defter'in yayımlandığı 1960'larda kadın haklarını savunan az sayıda kadından biriydi o.

Sonraki on yıl içinde mistisizmle ilgilendi. Bu ilgisi ona doğa üstü ve bilim kurgu romanlar yazdırdı. Kendisi gibi beklenmeyen bir çocuğun ailesine yaşattığı korkunç olayları anlattığı Beşinci Çocuk'un yayımlandığı 1980'lerde bir de takma isimle bir kitap kaleme aldı. Jane Somers'in Günlüğü'ndeki tanınmamış yazar kendisinden başkası değildi.

''Nasıl olsa biri yazacak, o zaman bunu yapan ben olayım'' diyerek, merak edilen uzun, mücadele ve meydan okumalarla dolu yaşamını Tenimin Altında ve Gölgede Yürümek isimli kitaplarıyla ortaya koyacaktı.

Haberi olmadan adının Kraliçe Elizabeth'in asalet listesine yazılmasına tepki gösterecek ve verilmesi planlanan ''Dame'' ünvanını reddedecekti.

Edebiyatın kendisini delirmekten koruduğunu söyleyen Lessing bugün seksensekiz yaşında. Londra'da sakin bir hayat sürüyor. Her sabah beşte uyanıp tek başına uzun yürüyüşlere çıkıyor. Parklardaki kuşları besledikten sonra evine dönüp yazı masasının başına oturuyor. Yazıyor....





Biyografisi ve Yapıtları İçin Burayı Tıklayın

1 Ocak 2010 Cuma

Enid Mary Blyton / Zencefil Kokulu Kitaplar




Enid Mary Blyton Hakkında Bilgi İçin Burayı Tıklayın



Shakespeare ve Agatha Christie'den sonra kitapları dünya dillerine en çok çevrilen İngiliz yazar olan, kahramanları Afacan Beşler ve Gizli Yediler'in Harry Potter'den bile daha çok okunduğu söylenen Enid Mary Blyton, kitaplarını başkalarına yazdırmak ve eserlerinde ırkçılık ve cinsiyet ayrımcılığı yapmakla suçlandı.

Buna rağmen doksan dile çevrilen kitapları 400 milyondan fazla sattı. Bu kadar ün ve bu ünün sağladığı para, doğal olarak eleştiriler de getirmeye başladı.Bazı eleştirmenler onun kelime dağarcığının çok kısıtlı olduğunu, başaramadığı için doğa ve karakter betimlemelerinden ısrarla kaçındığını ve özellikle çocukları edebi değeri yüksek kitapları okumaktan alıkoyduğunu öne sürdüler. İddialardan biri de kahramanları olan çocuklara zencefilli kurabiye yedirip zencefilli gazoz içirerek, İngiltere'de ve Amerika'da çocukların bu ürünlere üşüşmesini sağladığı yolundaki söylemlerdi. Enid Blyton güya kurabiye ve gazoz üreticileri ile önceden anlaşarak yüklü paralar alıyordu. Kitapları birer reklam pazarlama aracıydı. Ayrıca Maskeli Beşler serisinde sık sık canlandırdığı deniz kenarı manzaralarını anlatırken, İngiltere'nin güney kıyısındaki bir tatil yeri olan Bournemouth'u esas alıyordu. O güne dek kendi halinde sıradan bir sayfiye yeri olan kasaba bir anda büyük bir üne kavuşmuştu. Çocuklar, tıpkı hayranı oldukları Afacan Beşler gibi Bournemouth kıyılarında tatile çıkmak, kamp yapmak istiyorlardı. Bölgenin sakin sahilleri bir anda motellerle, kamp yerleri ile dolup taşmıştı. Blyton'un Afacan Beşler kitaplarındaki köpek Pafi'ye sık sık yedirdiği balık lezzetli mamaların üreticileri ile bazı anlaşmalar yaptığı da öne sürüldü..

Doğrulanamayan parasal ilişkiler, kitaplarında para karşılığı gizli reklam yaptığı iddiaları, arazi spekülasyonları, kitaplarını başka yazarlara yazdırttığı söylentileri, ırkçılık ve cinsel ayrımcılık gibi ciddi savlar, bu gün hala Blyton'un etrafında dönüp duruyor.

Bunca esrarengiz olayı elbette en iyi şekilde Afacan Beşler ile Gizli Yediler çözebilirdi ama ne yazık ki, Enid Mary Blyton'ın 28 Kasım 1968'de bir alzheimer hastası olarak ölümünden sonra onlar da esrarengiz bir şekilde ansızın ortadan kayboldular. Arkalarında bir zencefil kokusu bırakarak..

12 Haziran 2009 Cuma

Edebiyat / Marsha Norman


''Hayır ! O soluk resimlerdeki hiçbirimiz aslında biz değiliz..''


''Her an yanyanaydık, ben senin yalnız olduğunu nasıl anlayabilirdim ki.''

Amerikalı oyun yazarı, romancı ve senarist. Kendisini üne kavuşturan ve Pulitzer kazandığı İyi Geceler anne adlı tiyatro oyununda, yıllarca aynı evi paylaşmalarına rağmen, birbirlerinden çoktan ayrılmış, apayrı dünyalarda yaşar olmuş bir anne ile kızının dramını anlattı.
Daha sonra Gizli Bahçe, Kırmızı Pabuçlar ve The Color Purple gibi müzikallerin şarkı sözlerini yazdı. Gizli Bahçe ile yaptığı çalışmayla Tony Ödülü aldı.


MARSHA NORMAN HAKKINDA BİLGİ İÇİN BURAYI TIKLAYIN


Bağnazlık ölçüsünde dindar bir ailede yetişen Norman'ın, televizyon izlemesi, sinemaya gitmesi, öteki çocuklarla oynaması kesinlikle yasaktı. Marsha Norman'ın hayal gücü çok zengin bir yazar olmasını, yalnız geçen çocukluğuna bağlıyorlardı.

Eleştirmenler, İyi Geceler Anne oyununun çağımızın kalabalık kentlerinde yaşayan insanların en yakınlarının yanında bile nasıl yalnız kalabildiklerini ve aralarındaki iletişimsizliği başarı ile yansıttığını belirttiler.

12 Kasım 2008 Çarşamba

Severek Okuduklarımdan / Cyinthia Ozick





''Herkes kendisine miras kalan bir geçmişi devralır, bazen mutlulukla bazen bedbahtlıkla ışıldayan bu geçmişten asla kaçamayız.''

Cyintihia Ozick de, atalarından devraldığı geçmişten kaçamamıştı.Rusya'dan kaçıp ABD'ye sığınmış Yahudi bir anne babanın kızı olarak 1928 yılında New York'ta doğmuş. Yahudi kadın yazar olarak söz edilen Ozick yaşayan en büyük üç Amerikalı öykücüden biri olarak bilinir. Fenisist yazar olarak da tanımlanır.

Çocukluğundan beri yalnız ve arkadaşsızdı. Kitaplara olan tutkusu onu sessiz bir öğrenci olmaktan iyi bir okura, oradan da muhteşem bir yazara dönüştürecekti. Şüphesiz onu ve kalemini bir kaç paragrafla anlatmak olası değil. Tüm edebiyat düşkünlerinin onu yapıtları ile tanıması dileği ile.

Dokuz kitap yazmıştır;
İlk romanı Trust (1966), Öykü Derlemeleri The Pagan Rabbi (1971), Bloodshed (1976), Levitation (1982).
İki denemesi Art & Ardor (1983) ve Metaphor and Myth (1989).
Daha yakın tarihteki romanları The Cannibal Galaxy (1983) ve The Messiah of Stockholm (1987).
The Shawl (1989) ise aynı isimli bir öyküsünü ve de kadın başkahraman Rosa Lubin'in bir Holokost kurtulanı olarak hayal edilip aradan uzun zaman geçtikten sonra Florida'da yaşadığı inziva hayatı ve sefalet hakkındaki öyküyü içerir. Bu özellikle en ünlü hikayesidir.
Keyifli okumalar.
İsmet Şahin

29 Ekim 2008 Çarşamba

Biyografi / Şükufe Nihal



Şükufe Nihal şair, eğitimci, gazeteci, yazar ve aktivist..( d. 1896, İstanbul - ö. 24 Eylül 1973, İstanbul), Yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük toplumsal değişimler geçirdiği bir dönemde yaşadı. Edebiyatçılığının yanı sıra, sosyal çalışmaları ile ‘’Cumhuriyet Kadını’’ kitaplarında kadının sesini duyurmayı başaran ancak özel yaşamında mutluluğu yakalayamamış biri. (Aralarında Faruk Nafiz Çamlıbel, Nazım Hikmet’in de bulunduğu hayranlarına rağmen ) O nihayetsiz aşkların kadınıydı...
Odasından hemen hemen hiç çıkmayan, içine kapanık, sessiz biriydi Şair Hanım…Üniversitenin ilk kadın talebesi ve ilk kadın mezunu olmuştu. Eski yeşilçam filmlerini aratmayacak dramatik yaşamı huzurevinde sonlanmış ve yaşamının sonuna dek hüzünlü ama zarafetinden hiçbir şey kaybetmemiş bir hanımefendi oldu.İpek gömleği, saçlarına taktığı sedef tokası ile ve uzun eteği ile.. Boynunda hep tek sıra inci kolyesi olurdu..
Çok tanınmış bir şairdi döneminde. Hele ‘’İnanma’’sı, az mı söylenmişti;

‘’Bir salgın alevsin içimde bu gün
Yakmaya en sönmez yerden başladın
Eriyip sönersem ancak büsbütün
Sevmiş diyeceksin beni bu kadın’’

diyerek, az mı naz etti , zarif hanımlar eşlerine…

Kadın ruhunun inceliklerini sergileyen şiirleri, giyimi, kuşamı, duruşu ile hayran olunan, vatanseverliği ile, her hali ve tavrıyla gencecik cumhuriyetin ideal kadınlarından Şükufe Nihal, Bakırköy’de unutulmuş, umutsuzlanmış şekilde, bir huzurevinde yaşamak ve orada ölmek zorunda mıydı? Saygılar Şükufe Nihal..





23 Eylül 2008 Salı

Severek Okuduklarımdan / Maya Angelou

Maya Angelou
Amerikalı şair, aktrist ve dansçı.İlk siyahi kadın yönetmen. Amerikan İnsan Hakları Hareketi’nde yer alan önemli bir figür. 4 nisan 1928 doğumlu.. 4 Nisan, Martin Luther King’in öldüğü gün olduğundan, yıllarca kendi doğum gününü kutlamayan bir kadın. Bu gün seksen yaşında. Gerçek adı Marguerite Ann Johnson. Birkaç paragrafla anlatılamayacak bir yaşam öyküsü var. Bu nedenle; yaşamından anekdotlar aktaracağım; kendisini taciz eden annesinin sevgilisini amcasının öldürdüğünü duyunca beş yıl boyunca konuşmaz. Yaşamında derin izler bırakan bu olaydan sonra babaannesi ile yaşamaya başlar. Bertha Flowers adlı öğretmeni sayesinde yaşama yeniden döner ve CharlesDickens, William Shakespeare, Edgar Allan Poe gibi yazarları tanır. Böylelikle edebiyat dünyasına adım atar. Yeniden annesinin yanına dönünce California Labol School’da dans ve drama bursu kazanır. Ancak çalışmak için okulu bırakmak zorunda kalır. İşi, tramvay makinistliğidir. Okula tekrar döndükten sonra ise son sınıfta hamile kalır. Mezun olur ve oğlu Guy’u dünyaya getirir..Geçimini sağlayabilmek için garsonluk ve aşçılık yapar. Gelecekte gururla taşıyacağı şair, yazar, editör, yönetmen ve öğretmen sıfatları daha sonra gelir. 1952 yılında Yunanlı bir denizci olan Tosh Angelos’la evlenir. Taşıdığı ‘’Maya ‘’ lakabına kocasının soyadını biraz değiştirecek ekler ve Maya Angelou’dur artık. Evliliği bitse de bu addan vaz geçmez.
En sevdiğim sözü’’Öğrendim ki insanlar ne söylediğimizi de ne yaptığımızı da unuturlar ama onlara neler hissettirdiğimizi asla unutmazlar’’

Döndüler Evlerine

Döndüler evlerine ve karılarına,
Bir kez bile olsun hayatlarında,
Benim gibi bir kız tanımadıklarını söylediler,
Ama… döndüler evlerine.
Evimin bal dök yala temizliğini,
Tek kötü söz bile etmediğimi
Gizemli bir havam olduğunu söylediler,
Ama…Döndüler evlerine.
Övgüyle dolu tüm erkek dudakları,
Sevdiler gülümseyişimi, aklımı, kalçalarımı,
Kaldılar, bir iki ya da üç gece
Ama….

Maya Angelou