19 Haziran 2010 Cumartesi

Aman Dikkat / Shopaholik Olabilirsiniz!!



Alışverişi kim sevmez? Hemen herkes, gereksinimi olan bir şeyleri aldığı zaman mutlu olur. Hele bir de bütçesini zorlamadan ve tam da aradığı ürünlere makul ödemelerle kavuşmuşsa..

AMAN DİKKAT!

Her konuda olduğu gibi alışveriş konusunda da kontrolden çıkma söz konusu. Kişi eğer alışverişi, gereksinim giderme amaçlı değil de rahatlama yöntemi olarak kullanıyorsa ve bir süre sonra kendini denetleyemiyorsa, işte o zaman tehlike çanları çalıyor demektir. Bu bir rahatsızlık ve adı da shopaholizm. Türkçesi alışveriş hastalığı ya da alışveriş bağımlılığı. Üstelik bu hastalık son yıllarda, hızla artmaktaymış tüm dünyada.


Alışveriş Bağımlısı sürekli bir şeyler alan kişi olarak tanımlanıyor. Ayrıca miktar olarak ne kadar aldığına bakılarak da karar verilebiliyormuş. Ama en önemli kriterlerden biri, kişinin ihtiyacı olmadığı halde ve aldığı ürünleri kullanmadığı halde, genellikle daha da önemlisi alışveriş yaptıktan sonra rahatlama gevşeme durumu kişinin alışveriş bağımlısı tanısı konulması için en önemli belirleyici oluyormuş.
Okuduğum bir yazıda şöyle diyor uzman kişi:‘’Alışveriş hastalığı ciddidir...Tıpkı duygulanım bozuklukları(depresyon,iki uçlu mizaç bozukluğu), anksiyete bozuklukları(Obsesif bozukluk, Panik bozukluk, Fobiler ),madde kötüye kullanımı,yeme bozuklukları ve diğer dürtü kontrol bozuklukları gibi...’’

Yazının tamamı burada Aynı yazıda, tedavi önerileri de var.

‘’Bayanlar daha çok giysi, parfüm ve mücevher, erkekler ise elektronik, otomobil ya da hırdavat satın alır. Büyük bir sıklıkla kredi kartı ile, büyük mağazalardan yalnız alışveriş yapar, yanında genellikle birden fazla kredi kartı taşır. En önemlisi kendisinin ihtiyaç duymadığı şeyleri satın alır, dolabı bir kere bile giymediği, üzerinde etiketi bulunan giysilerle doludur. Bunları bazen başkalarına hediye olarak verir.’’

Eğer az çok bu tanımlamalara uyuyorsanız, kendinizi ve alışveriş alışkanlıklarınızı gözden geçirin.

Ben mi? Şeyyy, bilmem ki, Ayakkabı alma konusunda olabilir. Offff! Dikkatli olmakta yarar var. Sevgiler selamlar, Begonvilli Ev’den.

17 Haziran 2010 Perşembe

Bir Romanın Düşündürdükleri / Sıdıka Hanım / Naşide Gökbudak


''Osmanlı İmparatorluğu'nun son dönemi, savaş, acılar ve umutlu filizlenen genç Türk Cumhuriyetinin de öyküsü var Sıdıka Hanım romanında.

Akıcı üslubu, olaylar ve karakterlerin çarpıcılığıyla elinizden bırakamayacağınız gerçek bir yaşam öyküsüdür Sıdıka Hanım. ''

Bu tümceler, yazarın resmi web sayfasında yer alan, kitabın tanıtım yazısından alıntıdır.

Yine aynı yazıda ''Genç Türkiye Cumhuriyeti'nin öyküsü de var bu kitapta'' denildiği için alıp okumaya karar vermiştim. Çünkü son zamanlarda dönemin İstanbulu'nu anlatan epeyce kitap okumuştum. Daha önceleri, o dönem Anadolu'da yaşananlara, Anadolu'nun sosyal, ekonomik ve kültürel yapısına dair bigilenip fikir edindiğim bir kaç kitap daha okumuştum. Bu kez bir kadın yazarın köklerini anlatan bu romanı ile o dönemin Elazığ'ını(Harput'u)tanıyacağımı ve bir anlamda Anadolu'nun durumunu gerçekçi olarak öğreneceğimi düşündüm. Kitabın önsözünde belirtildiğine göre, roman kahramanlarının ve anlatılanların tümü gerçekmiş.

Bu kitapta 1896-1937 yılları arası anlatılıyor.
Bu yılları anlatan dönem yazarları(Cumhuriyet'in ilk yıllarındaki yazarlar) genellikle topluma eğilmişler, birtakım gerçekleri aktarmak istemişlerdir. Aralarında, sorunlara çözüm getirmeye çalışanlar ya da eleştirenler olmakla birlikte, gerçekçilik, daha çok gördüklerini, gözlemlediklerini yansıtmak, sergilemek çizgisinde kalmıştır. Bu yılların üç önemli yazarı Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Reşat Nuri Güntekin'dir. Bu üç yazar, Tanzimat döneminde başlayan köye ve Anadolu'ya yönelmeyi, açılmayı bilinçli olarak geliştirmişlerdir. Aynı dönem yazarlarından, Refik Halit Karay, Aka Gündüz, Peyami Safa, Şukufe Nihal, Sadri Ertem, Sabahattin Ali aklıma ilk geliverenler. Her birinin farklı ve benzer tarzlarda yazdığı romanlarından gerek o dönem İstanbul'unu gerekse Anadolu'nun durumunu biliyoruz. Günümüz yazarlarından da o dönemleri anlatan romanlar yazanlar var epeyce.

Bu yazarların yapıtlarından öğrendiğimize göre, o yıllarda Anadolu'nun durumu malum; yokluk, yoksulluk ileri boyutta. Genç bir cumhuriyet olmanın ve cumhuriyet öncesi yaşanan zorlu mücadelelerin izleri ve sancıları var.

İşte bu önbilgilerin verdiği merakla başladım kitaba. Unutmadan, kitabın arka kapağında, bir edebiyat otoritesi olarak! sinema oyuncusu Nazan Şoray'ın ve tiyatro sanatçısı Işıl Yücesoy'un romanla ilgili görüşlerini anlatan övgü dolu sözleri var..

Yine kitabın tanıtım yazısından alıntı yapacak olursak;
''Sıdıka Hanım, güzeller güzeli, ağa kızı... Vefasız bir eş, evin tek oğlu Küçük Bey azametli kaynana Dilşat Hanım, dostluk örneği Lamia... Ve aşkını vefayla yoğurup ilahi bir aşka çeviren Beko... Sıdıka'yı ölene kadar sadakatle seven Beko... Sıdıka'ya beyitler yazan, genç yaşında kahrından ölen Hacı Hayri Bey...''


Roman ilerledikçe bu insanların handikapları ve mutsuzlukları sergileniyor, varlık ve debdebeli yaşamın mutlu olmaya yetmediği anlatılıyor.1896-1937 yıllarının Elazığ'ında geçen romanda, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminden Cumhuriyet'in ilk yıllarına kadar olan dönemdeki siyasi olaylara da kısmen değiniliyor. Öte yandan roman, ağa ve hizmetkârları arasındaki ilişkileri incelemek açısından önem taşıyor olabilir.

16 Haziran 2010 Çarşamba

Çok Susadım, Lütfen Biraz Su!!!

Artık zamanıdır desek de dayanılır gibi değil.
Sıcak! Çok sıcak!

Şu günlerde havalar iyice ısındı, uzun ve sıcak günler bizi bekliyor. Yakında havadaki nem oranı yükselecek, sıcaktan bunalıp daha fazla suya ihtiyaç duyacağız. YA ONLARI HİÇ DÜŞÜNDÜNÜZ MÜ??

Sıcak ve bunaltıcı yaz günlerinde susuzluktan yarı baygın dolaştıklarını gördünüz mü?

Bir kaç yudum su bulabilmek için nasıl çaresizce etrafa bakındıklarını..

Çaresizlikten parktaki süs havuzlarından aşırı klorlu ve pis suları içip zehirlendiklerini biliyor muydunuz?

Açlıkla savaşırken bir de susuzluk çekip delirecek gibi olduklarını..

Biraz su bulunca ne kadar sevinip arkadaşlarını da çağırdıklarını gördünüz mü?


Bir damla su aksın diye musluğun başında nasıl sabırla beklediklerini..

Köpek, kedi, kuş olmak fark etmez. Sıcak yaz günleri, çile dolu günler demektir onlar için.

AMA YAPABİLECEĞİMİZ ŞEYLER VAR ! ONLARI KADERLERİ İLE BAŞ BAŞA BIRAKMAYALIM.

Pencerelerimizin önüne, olabilecek her türlü uygun yere kaplar içinde temiz su koyabiliriz.

Park ve bahçelerin görevlileri ile, yöneticileri ile görüşüp bu konuda yardımlarını isteyebiliriz.

Sabah yürüyüşlerimizde pet şişelerimizdeki suyu onlarla paylaşabiliriz. Belki sizlerin aklına farklı çözümler de gelebilir.

14 Haziran 2010 Pazartesi

13 Haziran 2010 Pazar

Görsellik / Kırmızı Güzeldir

Doğadaki en sıcak renk. Devinimi, dinamizmi ve gençliği, duygusal anlamda ise mutluluğu, azim ve kararlılığı anlatır. Dikkat çekici, uyarıcıdır.


kırmızı renk hakkında daha fazla bilgi için burayı tıklayın

En güzel örnekleri yine doğadadır.





Giyim, moda ve güzellikte kırmızı şıklığı bir başkadır.





Dekorasyonda yaşama alanlarına canlılık katar.




Nasıl ama, çok şirin değil mi?


Mimaride dikkat çekicidir

Etrafı kırmızı çitle çevrili bir bahçe isterdim doğrusu.

Bunlar da, Begonvilli Ev ve kendim için zaman bulunca yapmayı planladığım kırmızı ağırlıklı ciciler.







Kısacası, doğanın tüm renkleri gibi, kırmızı da güzeldir. Dünyamız hep renkli ve güzel kalsın..

12 Haziran 2010 Cumartesi

Vahşetin Boyutları Fotoğrafta! Sokak Köpeği Çaki

Sokak hayvanlarının durumunu anlatmaya çalışıyorum ama pek de ilgilenilmiyor. İşte çok acı bir örnek daha. Belki bir mucize olur da bir hayvansever sahip çıkar Çaki'ye. Koskoca Antalya'da(başka illerde de olabilir) bir aile yuvasını açabilir Çaki'ye.
Not: Fotoğrafın son derece ürkütücü olduğunun farkındayım. Ancak, bizim görüntüsüne bile bakmaya tahammül edemediğimiz vahşeti o canlı bizzat yaşadı.


Bu fotoğrafı ve alttaki duyuruyu, hayvansever arkadaşım Ebru'nun Facebook sayfasında gördüm:

Çaki sokakta baktığım köpeklerden bir tanesi. Mahalle sakinlerinden bir şerefsiz Çaki'nin gözünü çıkartıp atmış. Çaki geri geldi. Ben Çaki'yi alma telaşındayken boynunda fleksiyle kaşlagöz arasında tekrar alndı. Bu sabah Çaki tekrar geldi. Bu kez ağzı boynuna kadar kesilmiş olarak. Hemen veterinere götürdük. Göz ameliyatı yapıldı, göz alındı ve boynu dikildi. Artık Çaki'nin bir gözü yok. Antalyada 5 belediye,tek barınak var. Barınakta 400 köpek mevcut, yani yer yok. Çaki'nin halini görünce alma sözü verdiler. Çaki iyileşene kadar veterinerde kalacak sonra onu malesef ki en güvenli yer olan barınağa bırakacağız.
Bizimkisi sıradan bir sokak hikayesi.
İlgilenen arkadaşları bilgilendirmek maksatlı paylaşıyorum.Ebru Meşe

Ve benim yorum olarak yazdığım not:

Sevgili Ebru, bu hasta ruhlu insanlar yüzünden sokaktaki canların çilesi bitmeyecek. Dün barınaktaydım, sokakta baktıklarımdan birini belediye alıp götürmüş, şikayet var diye.. Geri getirmeye gittim ama cumartesileri yetkili kişi yok diye vermediler. Barınağın durumu içler acısı. Oradaki köpeklerin hepsinin psikolojisi bozuk. Barınağın dışında bile onlarca bir deri bir kemik aç hayvan bekleşiyor. Ortalıkta ne mama kabı var ne de su. Dün eve gelince hasta oldum ama çözüm yok. Bizim gibilerin denizyıldızları hikayesi gibi tek tek bir hayvancığı kurtarma çabalarımız işe yaramıyor. Çaki'yi kimsenin almayacağını biliyorum. Bir köpeğe yuva aradığım zaman 'Sen neden almıyorsun?'' diye beni çok üzen sorulara muhatab oluyorum. Evim küçücük, bir köpeğim, bir kedim ve sokakta baktığım pek çok kedim, köpeğim var. Yine de izninle Çaki'yi bloğuma koyacağım. Belki biri ilgilenir. Sevgiler, selamlar.İsmet

11 Haziran 2010 Cuma

Antalya'da Sokak Hayvanları Zor Durumda

Onların iyi durumda oldukları bir yer var mı ki ülkemizde? Ben gördüklerimi paylaşıyorum, içim kan ağlayarak.






Antalya’da sokak hayvanları çok zor durumda. Bu konu ile ilgili gözlemlerim beni çok rahatsız ediyor. Zaten çilelerle dolu ortalama bir birbuçuk yıllık bir yaşamları var. Bu kısacık süre akıl almaz bir hayatta kalma savaşı olarak geçiyor. Nelere maruz kaldıklarını , sadece tanığı olduğum gerçek öykülerle anlatsam inanamazsınız. Bu durumu yalnızca duyarlı insanlar görüyor ve rahatsızlık duyuyor, pek çok insan ilgilenmiyor. Dövülüyorlar, tecavüze uğruyorlar, aç ve susuz kalıyorlar, zevk için yakılanı, kulakları makasla kesileni bile var.

Özellikle kendi yaşadığım çevre olan Konyaaltı Caddesi ve Atatürk Parkı’ndaki sokak köpeklerini çok iyi tanıyorum. Yaşam koşullarını, karakter özelliklerini nasıl hayatta kalmaya çalıştıklarını biliyorum. Her yıl turizm sezonunun başlaması ile bu çevredeki bazı insanların hayvan düşmanlığı depreşiyor. Çünkü turizm hareketliliği güzel bir bahane onlar için; turistlerin rahatsız olduğunu öne sürerek belediyenin ilgili birimlerine baskı yapıyorlar. Oysa doğma büyüme bu semtliyim, hiç bir turistin sokaktaki hayvanlardan dolayı bir rahatsızlığına tanık olmadım ama insanlardan rahatsız olduklarını sık sık görüyorum.. Bu hayvanlar, kısırlaştırılmış, ürkek ve zararsız hayvanlar. Daha önce sahipli iken sokağa atılanlar ya da sahibi ölünce sokakta kalanlar da var.

Bunlardan biri de Maviş. Blog sayfamda çokça söz ettim ondan. Son altı ay içinde, önce parkta kafeterya sahibi olan sahibini kaybetti ve kendini sokakta buldu. Haftalarca yas tuttu, yemedi. Bu arada hamileymiş. Daha sonra parkın lunapark bölümünde çalışanların anlayışlı davranması ile oraya sığındı ve dokuz yavrusu ile birbuçuk ay orada baktım. Sürekli olmasa da ara sıra mama konusunda yardımcı olan çok az sayıda hayvansevere destekleri için minnettarım. Özellikle Zehra Hanım ve eşi, Antalya’da kaldıkları sürece ilgilendiler ama en zor günlerimizde onlar İstanbul’a gitmek zorunda kaldılar, ben yine yalnızdım. Veteriner hizmetleri vs konusunu hep tek başıma üstlendim.

Maviş doğum yaptıktan kısa bir süre sonra zehirlend. Yavrular henüz üç haftalıktılar. Zamanında müdahale ile kurtardık. Maviş iyileşince kendi veterinerimde kısırlık ameliyatını yaptırdım. Çünkü bir süre sonra tekrar hamile kalıp aynı çileleri yaşamasını istemedim. Yavruların altısını sahiplendirdik, üçü çalındı. Tüm bu acı olayları Maviş’in gözlerinde hüzün olarak birebir okudum. Bu arada Maviş Lunapark görevlilerine kendini sevdirdi ve benimsetti. Aşı karnesini onlara teslim edip yine her tür gereksinimini karşılamam koşulu ile onların korumasında nispeten güvenli bir ortamda yaşaması için elimden geleni yaptım. Günde iki kez gidip mama, kene vs durumlarını denetliyordum. Ta ki üç hafta kadar önce onu çok seven lunapark çalışanı Aynur Hanım’dan bir telefon gelene dek.. Aynur Hanım, ‘’Maviş kayıp‘’ diyordu. Epeyce araştırdım ama izine rastlamadım. On gün kadar önce Kalekapısı’nda Maviş’i bir deri bir kemik görünce gözlerime inanamadım. Yer yer tüyleri bile dökülmüştü, kulağına da belediye veterineri tarafından küpe takılmıştı. Çağırınca hemen geldi ve yüzüme baktı. Yine o masmavi hüzün içime işledi. O an onu alıp parka dönme şansım yoktu, bir iş toplantısına yetişmek zorundaydım. Gözlerinin içine bakarak, ‘’Kızım doğru parka, Aynur’a git, hadi kızım!’’ dedim. Toplantıya gittim ama içimde büyük bir acı ve pişmanlıkla. Akşam üzeri uçarak parka gidince orada beklediğini gördüm. Karnını doyurmuşlar, sevmişler. Nispeten rahatlamıştı hayvan. Onu bulduktan sonra, veterinere danışarak. güzel bir beslenme proğramı oluşturduk . En sevdiği konserve mamalarla besledim. İki gün önce de veterinere götürüp banyosunu yaptırdım. Ne yazık ki yine mutlu son diyemiyorum, bu sabah Maviş yine belediye ekipleri tarafından alınmış. Görgü tanıkları var; bağırta bağırta götürmüşler hayvanı. Yine aynı yerde , luna park çalışanlarının hoşgörüsü ile beslediğimiz iki uysal sokak köpeği ile birlikte götürülüp barınağa konulmuş. Belediye Veterinerliği’ni telefonla aradım. Telefona bakan görevli bıkkın bir ifade ile, tasması olsa da serbest dolaşan her köpeği toplamak zorunda olduklarını, onların verdiği rahatsızlıklar için çok şikayet aldıklarını söyledi, Maviş’i bulma konusunda yardımcı olamayacağını söyledi. Benim kararlı ve ısrarcı tutumum karşısında, yetkili kişi olan veteriner Özgür Bey’e bağladı telefonumu. Özgür Bey durumu kendi açılarından açıkladı . O çevreden bir kaç kişinin şikayetçi olduğunu, yerel gazetelerde sürekli belediye olarak suçlandıklarını söyledi. Kendisine hak verdim. Maviş’in tekrar lunaparka bırakılacağı sözünü aldım. Az önce gelen bir telefonla öğrendim ki sözlerini tutmuşlar ve Maviş’i bırakmışlar.

Maviş sadece bir örnek. Zavallı hayvanlar en ufak bir şikayet karşısında toplanıp götürüyorlar . Kısırlaştırılma işleminden sonra ve olabildiğince uzak yerlere bırakılıyorlar.(Maviş zaten kısırlaştırılmıştı) Belediye’nin bu konuda çok iyi niyetli çabaları var ama bazı kişilerin sadece köpeklerin varlığından rahatsız olup ‘’bunları götürün buradan!’’ diye baskı yapmaları sonucu, alıştıkları ortamlardan koparılıp yabancı ortamlara ya da barınağa konulmak zorunda kalmaları hiç mantıklı değil.Çünkü bir süre sonra yerlerine başka sokak köpekleri geliyor. Şehrin kuzeyinde dağ başı denilebilecek bir yerde, bir hastanenin arkasındaki dönümlerce arazide açlıktan bir deri bir kemik olan köpek sürüleri var.

Bizim bu semtte esnafların büyük çoğunluğunun sokak köpeklerine sempati duyduğunu gözlemliyorum. Çünkü bu hayvanlar son derece ürkek, sinmiş hayvanlar, Yemek ve su verilirse sessizce yiyip uzaklaşıyorlar. Elbette hayvan düşmanı, agresif insanlar da yok değil ama, uygun yerlere su bırakan, yiyecek bırakan son derece düzgün işletmeler de var. Yani bu semtte insanları rahatsız edip canından bezdirecek boyutta bir sokak hayvanı sorunu yoktu. Ama battı mı batıyor işte. Bazı insanlar sırf egolarını tatmin için bu tür işlere girişip ortalığı karıştırıyorlar. ‘’Belediyeyi harekete geçirdim’’ diye tuhaf bir duygusal haz yaşıyorlar. Keşke bu enerjilerini ve zamanlarını yararlı işler için harcasalar.En ufak bir acıma hisleri yok. Doğal denge konusunda da bilgileri ve dolayısı ile kaygıları da yok.

Kontrollü üremeyi sağlamak yerine yok etmeyi çözüm sanan insanlar yüzünden dünya yaşanamaz hale gelmekte! Öyle görünüyor ki, insanlar tarafından yok olmakta olan canlı türlerini yeniden üretebilmek için bilim adamları laboratuar ortamlarında ömürlerini tüketecekler. Yok olan bir tür başka türlerin de yok olmasına yol açacak ve zincirleme doğal felaketlerin yaratıcısı insan oğlu bunun bedelini çok acı ödeyecek.

9 Haziran 2010 Çarşamba

Elmalı'da Sedir Ağaçları Katlediliyor!


Son günlerde Elmalı Çığlıkara'ya gidenler şoke edici görüntülerle karşılaşıyorlar.

Dünyanın en değerli sedir orman alanı olarak kabul edilen Elmalı Çığlıkara'daki taş ocaklarının yarattığı katliam inanılır gibi değil.

SEDİR AĞACINI LÜBNAN”DA ORDU KORUYOR, BİZ KATLEDİYORUZ!

Bölgede taş çıkaran şirketler her türlü önlemlerini almışlar, ''ne koparırsak kar'' sözüne uygun, ağaçları söküp doğayı katlediyorlar ama devletin bu katliama karşı hiç bir önlemi yok! Şirketlerin bekçileri can siperane görevlerini yapıyorlar, kimseyi yaklaştırmıyorlar. Oysa aynı duyarlılık doğa katliamı yapanlar için değil onlara karşı olmalı, ne acı değil mi?

Ülke çöl olacakmış kimin umurunda?